Tanınmış olmak iyi midir diye sorsam, herkes tanınmış olmayı tercih edeceğini söyleyecektir. Bu halde işlerin daha kolaylaşacağını, hedeflere ulaşmanın daha kolay olacağını düşünüyor olabilirsiniz ama ben tam tersinin geçerli olduğunu düşünüyorum.

Ali Koç’un Fenerbahçe başkanlığını da bu gözle izlemeye çalışıyorum. Çalışıyorum diyorum çünkü Ali Koç son derece tanınan bir iş lideri olmasına, halkla ilişkiler ve iletişim alanında geçerli teorilere ve pratiğe hâkim olmasına rağmen, Fenerbahçe başkanı olduğundan bu yana pek de beklediğim gibi adımlar atmıyor. Sözünü ettiğim teori ve pratiklere ters düşen bir şey mi yapıyor derseniz, hayır. Tabi ters bir şey yapmıyor olmasını, yapması gerekenleri yapıyor olduğu sonucuna bağlamıyorum. Ancak Ali Koç’un mensubu olduğu aile iş hayatının her noktasında ne kadar yenilikler yapmaya odaklı ise, Koç’un Fenerbahçe başkanlığı sürecinde de yeniliklerle anılması gerektiğine inanıyorum.

Bu çerçevede, futbol maçlarına giden ve takımın oyunuyla paralel sevinen-üzülen bir başkan portresi çizmesi bana yenilikçi gelmiyor. Taraftar-başkan modelinden ülke olarak bir hayır görmedik çünkü. Ezeli rekabette dostluk mesajları vermesi ve olumlu hava estirmesi ise ancak Ali Koç’tan beklenecek bir nezaket. Bu da bir yenilik sayılmaz. Belki içinizden “bu üslup Fenerbahçe’ye bir yenilik” diye düşünebilirsiniz, haksız da sayılmazsınız ama bu Ali Koç adına bir yenilik sayılmaz.

Bir arkadaşım Koç’un başkan seçilmesinden aylar önce Ataşehir’deki Ülker spor salonunda oynanan bir maça giderken taraftar arasında çıkan bir gerilim sırasında Ali Koç’un o karmaşanın arasına yaya olarak girdiğini, yanında bir koruması olmaksızın insanları sakinleştirmeye çalıştığını gördüğünü anlatmıştı. Olayı dinlediğim zaman Koç’un bir iş lideri olarak akıllı ve yaşına (çağına) uygun bir tavır takındığını söylemiştim. Koç’un çok fazla kodlanmış ve ezbere alınmış tavrın ve jestlerin olduğu bir sektörde, farklılaşmayı başarabileceğine ilk günden beri inanan biriyim. Fenerbahçeli arkadaşım “araya girdi ve kavgayı ayırdı” deyince bile şaşırmadım, kendisinden beklenecek bir hareketti.

Nihayet seçim sürecinde, seçimin yapıldığı kongrede ve seçim sonrasında takındığı tüm tavırlar Ali Koç’tan neden bu tür beklentilerimiz olduğunu doğrular nitelikte, seçilmiş, dikkatli ve deneyimli tavırlardı. Eskilerin deyimi ile ölçülü idi. Kısacası, düşünerek hareket ediyordu.

Google Trends raporuna göre, Ali Koç’un seçilip-seçilmeyeceği, başkanlığından daha çok ilgi çekmiş gibi görünüyor.

Başkanlık süreci ise düşünmek kadar eylemin de aynı hızda gitmesi gereken bir alan. Koç’un kendi ticari yönetim alanında da karar alma süreçleri ile eyleme geçme süresi bakımından benzer baskı noktaları olduğu için başkanlık koltuğunda onu kulübün iş takvimi haricinde kişisel olarak zorlayacak bir şey beklemiyorum. Tabi bunun bir istisnası var: Taraftar kültürü.

Ne müşteriye benzer, ne tüketiciye. Keşke benzeseydi. Ali Koç veya başka bir ticaret insanına şöyle bir soru sorsak bence cevabı kesinlikle “hayır” olmazdı:

“Sattığınız markaların alıcıları (müşteri) satın alma kararlarında taraftar gibi davransın ister miydiniz?”

Cevabı neden hayır olsun ki zaten. Düşünsenize; sattığınız ürün bozuk çıkınca sizin markanızı terk edip gitmek yerine mağazanın önünde toplanan müşteriler kalite kontrol müdürü için  “istifa!” diye bağırıyor. Koç’tan örnek verelim; diyelim ki Ford fabrikasında çizilen yeni bir model beğenilmeyince gidip başka markalara bakalım demek yerine müşteriler bir tepsi baklava yaptırıp moral vermek için fabrikadaki tasarım ekibini ziyaret ediyor, elleriyle onlara baklava yediriyor.

Taraftar yönetilmesi çok zor bir hedef kitledir ama futbol dünyasında geri dönüşü yüksek bir kaynaktır da aynı zamanda. Aziz Yıldırım’dan ölesiye nefret eden kaç Fenerbahçeli, son iki yılda başkanlığı bıraksın diye söylenmek yerine Galatasaray taraftarı olmayı tercih etmiştir. Muhtemelen yanıt sıfır!

Ali Koç’un başkan seçildikten sonra “işi ben değil profesyoneller yapacak” demesi kendisinden beklenen bir tavırdır. Comolli futbol direktörlüğüne, Cocu ise teknik direktörlüğe getirilmiştir. Ne var ki Fenerbahçe önce şampiyonlar ligi ön elenmesinde elenmiş, ardından lige kötü bir başlangıç yapmıştır. Sonrasında benim dikkatimi çeken bir başka fotoğraf ortaya çıkmıştır:

Ali Koç, Kadıköy’de Beşiktaş ile oynanan ve 1-1 beraberlikle biten maçın sonunda mutsuz olan ve takıma el atmasını talep eden taraftarlara cevap vermiş, “çok iyi oynadık” anlamına gelen bir savunma dili kullanmış ve iddia odur ki yanındakilere dönerek “hani taraftar sabredecekti” diye sormuştur. Tabi bunun anlamını “neden biraz daha sabır göstermiyorlar” şeklinde alıyorum.

Ali Koç’un yaptıklarına herkesin erişimi olmalı

Buraya kadar bildiğimiz ve beklediğimiz Ali Koç portresi ile karşılaşıyoruz. Bu noktadan sonra biri olumlu, biri olumsuz görünen iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Ali Koç hakkında yazmadan önce (Fenerbahçeli olmadığım için) son dönemde imza attığı işlerle ilgili kısa bir araştırma yaptım internette. Her ne kadar baksak, okusak da bazı şeyleri görmeyebiliyoruz. Ali Koç Beşiktaş maçı öncesinde, rakip taraftarlara Kadıköy’deki maçlarda yapılan eziyetlere son vermiş. Rakip taraftar gruplarının stada giriş yaptığı yerdeki daracık demir tüneli kaldırtmış. Dahası, rakip taraftar tribünü üzerinde bulunan ve en yüksek sesle Fenerbahçe marşları çalınan ses sistemini de oradan kaldırtmış. Yine aynı tribünde su bile satılmıyor iken burada su, çay ve kahve satışını da başlatmış. Deyim yerindeyse, Fenerbahçe stadındaki bu tecrit kampı görünümlü yer, nihayet bir stadyum parçasına dönüşmüş. Koç, Fenerbahçe taraftarının bir beklentisini de çözmüş. Yıllardır karton ve koli ambalajları üzerinde namaz kılan taraftarlar için temiz, halılı bir mescit yaptırmış stadın içinde. Bir süre önce stadyum gezilerini de başlattıklarını biliyorum. Bu güzel bir adımdı Fenerbahçe için, hasbelkader Twitter’da gördüğüm kadarıyla okul öğrencilerinin stadı gezebilmeleri için takım otobüsünün tahsis edilmiş olması da iki kat güzel bir düşünce olmuş. Bunlar benim kısa bir okuma ile görebildiklerim. Kaçırdığım şeyler de olabilir.

Gelelim işin tehlikeli yönüne: Ali Koç’un şu anda en büyük rakibi kendi şöhreti. Şuraya kadar yapılan işler, ilk kez yapılmış veya çok uzun bir aradan sonra futbolumuzda ilk kez yapılmış. Her türlü iyi bir adım, iyi bir ilerleme. Ancak ben ve benim gibi düşünen insanlar için “Ali Koç yapmayacaktı da kim yapacaktı” dedirten işlerden. Hatta başkan olana kadar taraftar ile kurulan diyalog ile başkan olduktan sonraki diyaloglar aynı kapsamda bir değere sahip olamayacağı için, bu dönemde kurulan duygusal diyaloglar çok olumsuz etki de yapabilir. Duygusal diyaloglardan kastım, kazanılmış veya kaybedilmiş bir maçtan sonra aralarında geçebilecek “şöyle olsaydı, böyle olsaydı” şeklindeki içerik. Ali Koç yapmayacaktı da kim yapacaktı düşüncesi bence kendi çıtasıdır. Koç’a dönüp “şöyle yapsana” denilir ve o anda cevap alınırsa, bu kendisine erişilmesi bakımından iyi bir PR değeri taşıyacak ancak tekrarlandıkça, kolaylıkla “Koç da yapamıyor” halini alacaktır. Çünkü başta da dikkat çektiğim gibi, taraftar mutsuz olunca başka markaya gitmek yerine, markasının karşısına dikilip hesap sormaktadır. Başkan Koç veya Sabancı olabilir ama kulübün patronları her zaman taraftardır. Taraftar bu işleri “Koç da bir gün gider, buralar yine bize kalır” havasında görür. Bence burada Ali Koç’un kendi çıtasını aşmak için yapabileceği bir şeyler varken bunları zaman kaybetmeden yapmalıdır:

  • Ali Koç kendisinden beklenecek bir hareket bile olsa, yaptırdığı en küçük değişiklikten herkesi düzenli olarak haberdar etmelidir. Kulübün resmi hesapları dışındaki görünürlüğü ve daha da önemlisi, yaptırdığı değişim ve yeniliklere içerik olarak erişilebilirliği artırmalıdır.
  • Ali Koç’un kendi çıtasıyla rekabet için yaptığı işlerin iletişimi sarı-lacivert olmamalıdır.
  • Fenerbahçe’nin mali yapısı, ödemeleri, maç trafiği vb. ne kadar zorlu ve yoğun olursa olsun, Ali Koç halkla (kamuoyu ile) belli aralıklarla dertleşmeli ve ülke sporunu ve gençlerin kişisel gelişimini de ele alan başlıklar altında görüşlerini paylaşmalıdır.
  • Fenerbahçe’yi Türkiye’nin en iyi veya en etkili spor kulübü yapmaya çalışmak yerine, tüm camianın da benimsediği “Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütü” felsefesinden yola çıkarak sportif alanlar haricindeki sosyal konulara, özellikle gençlerimizi daha iyi spor yapmasının yanında daha bilinçli yetişmelerini sağlayacak programlar da hayata geçirmelidir.
  • Fenerbahçe, semtlerde açacağı futbol okullarından genç bir yetenek bulup onu parlattıktan sonra yakın zamanda 20-30 milyon Euro bedelle satabilir ancak bahsettiğim vizyonla kulüp tabana (halka) daha çok yayılan bir sosyal fayda yaratmış olur.
  • Fikret Orman’ın da nafile biçimde denediği “Avrupa’da kupa kaldırmak” hedefinden asla bahsetmemelidir. Orman bunu vizyon sanmıştır ancak bu bir vizyon değildir. Vizyon, bir kulvarda bir kez en iyi olmak değil, günümüz spor ekonomisinde “sürekli iyi olmaktır”.
  • Fenerbahçe’nin rekabet etmesi gereken hedef Galatasaray ve Beşiktaş değil, kendi öz marka değeri ve tarihi misyonudur. Ali Koç bunu başarılı bir şekilde kendi camiasına kabul ettirebilir, dahası spor kulüplerimizde eksik olan bir bakış açısını da kazandırmış olur.

Son olarak söylemek istediğim şudur:

Yazıya başlarken “tanınmış olmak iyi midir diye sorsam herkes tanınmış olmak ister” demiştim. Ali Koç gibi insanlar için çok tanınmış olmak bir dezavantajdır. Bu tip liderler, eğitimi, deneyimi ve zekâsı ile bu dezavantajı, avantaja çevirmeye çalışır. Ali Koç’un bu süreçte zaman kaybetmeden “yenilikçi” bir açıyı herkesin önüne bırakmasında fayda olduğuna inanıyorum. Başka bir deyişle, Ali Koç oturduğu zemine bakıp onun benchmarkı ile rekabet etmek yerine, benchmarkı kendisi belirlemelidir.

Bu da bilinen oyun planları dışında, yeni bir oyun planı ortaya koymakla başarılabilir. Aksi takdirde, şeref tribünü ile onun önünde oturan taraftar arasında geçen diyalogların kazananı asla hiçbir başkan olamamıştır ve olamayacaktır. Ali Koç’un da şahsen, böyle bir zaferi hayal edeceğine asla inanmam.

Ali Koç, kendi benchmarkını hepimize sunmalıdır.