Bir futbol maçının en güzel anı hangisidir, hiç düşündünüz mü? Başlama vuruşunun öncesidir. Henüz maç başlamamıştır. Futbolcular, saçları-başları yapılı, havalı mı havalı, formalar ütülü, yüzlerinde gülücükler, birbirlerine ellerini uzatır (iki dakika sonra kaval kemiğine tekmeyi geçireceği adama) başarı dilerler. Ortada henüz maç yoktur, dostluk vardır.
Bir evliliğin en güzel anı hangisidir, hiç düşündünüz mü? Nikahtır. Henüz bir eve tıkılma süresi başlamamıştır. Çiftler, damatlık ve gelinlik içerisinde adeta bir peri masalında gibidir. Biri traşlı, jöleli, diğeri makyajlı, saçı-başı yapılıdır. Nikaha gelen herkesin yüzü gülüyordur. Birbirlerini öper (iki gün sonra kavga etmeyecekmiş gibi) sarılırlar. Ortada henüz evlilik yoktur, aşk vardır.
Bir işi yapmanın en güzel anı hangisidir, hiç düşündünüz mü? İşin ilk günüdür. Henüz sorumluluklar bildirilmemiş, iş bölümü yapılmamıştır. İlk iş günü olduğu için en güzel giysiler giyilmiş, ayakkabı parlatılmış, saç-baş taranmış veya föndü-makyajdı yapılmıştır. Herkes size gülümsüyor (iki gün sonra arkanızdan konuşmayacakmış gibi) sizden övgü dolu beklentilerle bahsediyordur.
İşte her işin en güzel anı, işin asıl faslına geçilmemiş anıdır. Herşey temizdir. Düşünceler temizdir, beklentiler idealdir, niyetler saftır. Giysiler ütülüdür, ayakkabı boyalı, fiyaka yerindedir. Derken yorgunluklar, yıpranmalar başlar. Sonra büyü bozulur, anlamlar kayar, bir de bakmışsınız eliniz kalkıvermiş o bir zamanlar kalbiniz yerinden çıkacakmış gibi heyecanla koştuğunuz sevgiliye…
Hele ki bizde, bir şeyin beyazdan siyah dönmesi bir dakika filan alıyor. Dostmuş gibi davranıp, anında arkasından vurabiliyoruz dost bildiğimizi. Bunları sadece geçtiğimiz gün sergilenen Galatasaray-Fenerbahçe adlı maskaralık için anlatmıyorum.
O gün sahada fazla olan bir top vardı malesef. Sahada tek anlamsız olan o toptu. Aslında ta ilk dakikadan topu vermeseniz, doksan dakika eşek sudan gelinceye kadar birbirlerini dövseler belki biraz tatmin olurlardı.
Ben Ateş Hoca’nın torunuyum. Onu bilenler bilir. Basketbol eski hakemi ve il temsilcisi, futbol federasyonu eski hakemi ve saha komiseri. Sporcu. Beden Eğitimi öğretmeni. Altı ayrı branşta uluslararası hakemlik kokartı sahibi bir centilmen. Sivas’tan takım halinde “yüzme” şampiyonu çıkarmış bir hoca.
O bilmez miydi bana bir yerden tuttuğum takımın formasını bulup daha çocuk yaşta giydirmeyi. Oysa “taraftarlık” yerine bana ilk gösterdiği şey “tarafsızlıktı”… İlk önce şunu öğretmişti: Kaybedersen rakibinin elini sıkacaksın. Kimi yeni yetmelerin sandığı gibi “boğazını” değil!
Dünyada kimsenin izlemediği, yalandan bir pazarlama kampanyası olan çakma “dünya derbisi” giderek daha da çirkinleşiyor. Yazık! Kampanya topçusu bu kadar oluyor işte! Oynadığı reklam filminde gerçekte olmadığı bir şey (vaat) haline gelen, ancak sahada kendi gerçeğiyle yüzleşince şişmiş egosunun altında nefes alamayarak boğulan ve boğulmamak için rakibini boğmaya kalkan zavallı bir zihniyet. Spordan da, sporculuktan da, efendilikten de asırlarca uzaklıkta ilkel bir düşünce!
Sakın çıkıp da, bu bir futbol maçıdır deme gafletine düşmeyesiniz. Ortada ciddi bir sorun var. Ondan bir gün önce adamın biri, bir başkasını “yol vermedi” diye yolun ortasında vurarak öldürdü.
Artık “karşımızdakine” saygının kalmadığı bir toplum haline geldik. Siyasette böyleyiz, hitabette böyleyiz, ilişkilerde böyleyiz, Allah’ın verdiği canı almak için kendimizde yetki görebilecek kadar egomuza tapıyoruz.
O çirkinliklere bakarken ayıplayıp kendini ayıranlara bir çift sözüm var: Sakın kendinizi farklı bir yerde yaşıyor sanmayın. O maçta, her an içinde yaşadığımız çirkinliklerin bir doksan dakikaya sığdırılmış özetini izledik.
Ülkemizde yaşam, o maçın “yavaşlatılmış çekimi” olarak akmaya devam ediyor.