(Bu yazım, The Brand Age Dergisi Temmuz 2013 sayısında yayımlanmıştır.)
Sizi bu defa bir Kerem Türkman yazısı okumaya değil, bir Kerem Türkman okuması yapmaya davet ediyorum. Oldum olası geleneksel siyasetten nefret etmiş biri olarak sizi toplum, akıl (strateji) ve iletişim çerçevesinde farklı bir okumaya götürmek istiyorum.
Önce bazı saptamalar yapalım. Bu saptamaları benim aklımın ilhamları olarak kabul edin. Sonra anlatacaklarım için buradan yola çıkacağım:
1. Politika bir kazanma oyunudur. Günümüzde toplumların idaresi, temsili yönetim modeli olan katılımcı demokrasi ile yapılır. Halk ülkeyi idare edecek vekilleri kendi arasından seçer. Politikaya girerken ülkeyi idare etmek hedefiyle girilmelidir. Kazanma amacı olmaksızın yapılan her politika bir politikacılık (politikadan geçinme işi) olarak kalır. Ben, kazanma hedefi olmayan hiçbir siyasi portreye veya argümana saygı duymam.
2. Bir kez politize olununca masumiyet kaybolur. Politika yapmak, seçeneklerden en az birine katılmak demektir. İster tepeden insin, ister halkın arasında (sine-i millette) tayin edilmiş olsun, bir yön belirlemek, seçeneklerden birine katılmak demektir. Politikada bir yön belirlendi mi diğer yönler reddedilir. Yönünüzü seçince mutlaka içinde yaşadığınız toplumda sizin gibi düşünmeyen ötekilerden ayrı düşersiniz. Her politize ortamda bir öteki mutlaka vardır. Bu da fikrinizin veya kişisel duruşunuzun masumiyetini ortadan kaldırır.
3. Apolitizm karakter değil, bir duruştur. Son günlerde çok duyduğumuz “filanca kuşak apolitiktir” gibi genellemeler yanlıştır. Apolitik olmak koca bir kuşağın karakterinden gelmez. Yaptığınız okuma ve düşüncelerin sonucu olarak apolitik yaşamaya karar verebilirsiniz. Üstelik apolitik olabilmek için politik olanlardan daha çok okuma yapmanız gerekir.
4. Geniş halk desteği arayan politik liderler keskinleşmek zorundadır. O da olur, bu da olur, bakarız, tabi, neden olmasın, hay hay, elbette şeklinde bir idare tarzıyla değil bir ülkeyi veya siyasi partiyi, bakkalı bile idare edemezsiniz. Bir lider, seçmen iradesini ikna etmek için her konuda belirgin, net ve güçlü bir tavır ortaya koymalıdır. Dünyada sakin güç (soft power) olarak tanımlanan bir idare üslubu gelişmiş olsa da, bizim gibi ataerkil ve geleneksel yaşayan bir toplumda sakin güç olarak muhtar bile seçilemezsiniz. Sakin güç olmak sadece aile şirketlerinde patronun gözüne girip kariyer yapmak isteyen insanların işine yarar. Kariyer yapar ama başka tek bir olumlu icraat yapamaz.
5. Hayat ne dündür, ne bugün. Yarın da bizim değildir. Hayatın çok yerinde size sunulanlar arasından bir seçim yapmak zorunda kalırsınız. Doğruyu seçmek diye bir şey yoktur, insan ancak hatalarıyla birlikte insandır. Olup biteni sadece düne (geçmişe ve tarihe) bakarak yorumlamak yanlıştır. Bugün nerede ve hangi durumda olduğunuz da önemli değildir. Bugün geçmiş zamandır. Yarın ise henüz içinde olup olmayacağımızı bilmediğimiz bir varsayımdır. Size bildiğiniz her şeyi bu zaman tarifinin içinde bir yere koyun desem? Her şey zamanın dışında gelişen bir algısal oyundur. Siz içine girer ve gerçekliğine inanırsınız. Bilgi denilen her şey bu katarsisin bir sonucudur. Bilge ise tüm zamanların dışında durandır. Bir kez politize olununca masumiyet kaybolur sözümü bu açıdan da bakarak görebilirsiniz. Annenize veya babanıza çok kızdığınız bir anı hatırlayın. Gerçek miydi? Size sunulanlar dışında bir seçenek mutlaka vardır. Bilgece bir itaatsizlik, çok geniş bir okumanın doğurduğu üstün bir erdemdir ve gerçek özgürlük budur. (1)
Gezi Parkı olayında en çok neye şaşırdım?
Demokrasi; halkın yönetime katılması durduk yere çıkmadı. Fransız İhtilali, kralın otoritesi yerine halk egemenliğinin gelmesiydi. Bu devrim tek başına bir devrim değildir. Kendinden önceki İngiliz devriminden ve 4 Temmuz 1776’da ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nden ilham almıştır. Tarihte ne zaman devrimler dönemi yaşansa, mutlaka her ülkede bir yansıması görülmüştür.
Sosyal medya devrimi, bilginin küresel dolaşımını ve yaygınlığını getiren mobil devrim, milenyum kuşağının sınıfsızlık anlayışı, geniş özgürlükler ve inovasyon çağında olmamız gibi durumlar bugün tüm toplumları etkiliyor. Bugün bizim ülkemizde bu devrimleri reddeden ve bu devrimin içinde doğan kuşakları aşağılayan bir eski kuşak var. Şirkette, yönetimde, kamu idaresinde, partilerin ve devletin yönetimlerinde, her yerde. Vikipedi, devrim öncesinde burjuvanın taleplerini reddeden Fransız Kralı 16. Louis için şöyle diyor: “Merkezi otorite ülkenin içinde bulunduğu evrimsel süreci kavrayamamış ve eski yöntemlerle sorunları halletme yoluna yönelmek istemiştir”. Bunun sonunda ne olduğunu herkes biliyor.
Gezi Parkı olaylarında da önceden bildik çok görüntü ve yaklaşım vardı. Hem protestocular, hem de karşısındaki emniyet güçleri tıpkı 16. Louis için söylendiği gibi “eski yöntemlerle sorunları halletme” yolunu seçti. Her iki tarafın da eylem tarzına bakarsanız bunu anlarsınız. Duvara “Çare Drogba” yazan kimse buna çok güldük ama nihayetinde mesajlar yine duvarlara yazılarak verildi. Twitter belki ilk kez toplumsal bir olayda böyle kullanıldı ama Başbakan’a küfürler yağdıran bir tepkinin diyalog kurmak istemekle bir ilgisi yoktu. Ne isyanı olanın yeni bir anlatım tarzı vardı, ne de devlet dinlemeyi öğrenmişti.
Hele ki araştırmacılar “parkı inceledik hepsi okumuş çocuklar” dedikten sonra şuna çok şaşırdım: Israrla “Başbakan bizi anlamıyor” diyorlardı. Köşe yazarları bile başbakan anlamıyor teşhisi koyuyordu. Ülkede çeşitli altyapı inşaatları için milyonlarca ağaç kesilirken Başbakan Gezi’de geri adım atsa ne olacaktı, ben de bunu anlamıyordum ama sanırım Başbakan’ın bir şekilde geri adım atmış olması kendisiyle hiç geçinemeyen kesimlere kendini iyi hissettirecekti. Oysa neler olup bittiğine, yani Başbakan’ın söylemleri ile eylemleri arasındaki farka bakarsak, bir değil birkaç geri adım attığını ama söylemlerinde bunun tam tersini yaptığını net bir şekilde görebiliriz. Bu da bizim Başbakan’a has değil, tüm politikacılara has bir özelliktir. Kimi zaman konuların yönetimi için geri adım atılırken söylemde farklı bir üslup takınarak konumlandırmanın yönetilmesi gerekir. Uzun yıllardır strateji ve iletişim danışmanlığı yapan biri olarak bunun altını çiziyorum.
Ben okumuş çocukların Recep Tayyip Erdoğan’ın ne olup bittiğini anlamamış olduğunu düşünmelerine çok şaşırdım. Başbakan anayasa gereği yürütmenin başıdır. Yani icra makamıdır. Bir sivil toplum otoritesi değildir. Partisi vardır, ideolojisi vardır, hükümet programı vardır, projeleri vardır, kararnameleri vardır. Toplumun tamamı tarafından onaylanmış olmak zorunda değildir. Çoğunluk tarafından yetki ve güvenoyu almış olması yeterlidir. Başbakan anlasa bile siyaseten anlamak zorunda değildir. Mesajı aldık demecinden sonra Başbakan’ın sokaktaki insanların talebini yerine getirmek gibi bir sorumluluğu yoktur. Bugün Topçu Kışlası inşaatı yoksa bunun sebebi yapılan eylemler değil, alınan yargı kararıdır. On yıldan fazla zamandır politik eylemsizlik halindeki bir kitlenin içinde bulunduğu bu romantik tavrı anlayamadım. Romantik devrimler sadece romanlarda ve filmlerde olur. Gerçek hayatta hükümete karşı kafa tutuldu diye istenilen şey olacak demek değildir.
Hükümet, polis, asker veya diğer devlet unsurları baskı altına alınsa bile, çözüm hukuk içinde bulunmak zorundadır. Halk hareketi sıfatı takılan bir eylemin içine “siyasi partiler gelmesin” denirse eylem sistemin, yani hukukun dışında kalır. Her ne kadar meydandaki gençler “biz bir partiye mensup değiliz” dese de, 2014 yılında yapılacak yerel seçimlerde, cumhurbaşkanlığı seçiminde ve olası bir anayasa referandumunda bu gençler Murat Boz’a veya Hadise’ye değil, gidip bir partiye oy verecek. Hangi partiye oy verecekleri belli değilse bile, Ak Parti’ye oy vermeyecekleri herhalde Başbakan’ın da ilk anladığı mesajlardan biridir.
Başbakan’ın söylemi neden sert?
Hayat ne dündür, ne bugün demiştim yazımın başında. Başbakan 10 yılı aşkın zamandır tek başına iktidarda ve şimdi önünde bir yol ayrımı var. Kendisinin kurucusu olduğu Ak Parti’nin iç tüzüğüne göre 3 dönemden sonra bir dönem vekil seçilmek yasak. Başbakan üç dönem arka arkaya seçildiği için bir sonraki genel seçimde milletvekili seçilemez. Önünde şu seçenekler var: Birincisi, Cumhurbaşkanı seçilip köşke çıkmak. Cumhurbaşkanlığı seçimi 2014 yılında ilk kez halk oylamasıyla yapılacak. İkincisi, yeni anayasada yarı başkanlık veya başkanlık modeline yer verip ülkenin ilk başkanı seçilmek. Bunun olabilmesi için anayasa referandumu yapılacağını açıkladı ve Erdoğan bu modelde güçlü bir lider olabilmek adına referandumdan yüzde 60’ın üzerinde oy almak istiyor.
2014 yılının seçim takviminde kesin olan bir de yerel seçimler var. Ak Parti kadroları 1990’ların başından bu yana yerel yönetimlerde zafer üstüne zafer kazanıyor. Üstelik iktidar partisi oylarında bir gerileme ortaya çıkmaması adına yerel seçimler oldukça kritik bir gösterge olacak. Ak Parti’de üçüncü dönemi olduğu için bir sonraki seçimde aday olamayacak bakan ve milletvekillerinin de yerel seçimlerde aday olabileceği yıllardır biliniyor. 2014 yılından itibaren Ak Parti ve merkez sağ siyaset yeniden dizayn edilecek.
Başbakan sadece 10 yıldır iktidar değil, öncesinde 30 yıllık muhalefet tecrübesi de var. Gelecek yıl oy vermeye gidecek 1996 doğumlular bilmez ama biz ve bizden büyük kuşaklar Erdoğan’ın nasıl güçlü ve yıpratıcı bir muhalefet olduğunu iyi bilir. Siyasette her türlü olayı, darbeyi, mücadeleyi yaşamış bir lider olarak Başbakan sahnedeki en tecrübeli isim. Erdoğan’ın önündeki siyasi ajandayı size yukarıda anlattım. Bu ajandanın hazırlığını yapmış, taktiklerini de planlamış. Ya Erdoğan’a sözüm ona muhalefet eden partilerin cumhurbaşkanı adayını biliyor muyuz? Hayır. Başbakan işte bu boşluğu da çok net görüyor.
Gelelim konunun bir başka boyutuna: Ülke anayasa değişikliği için referanduma hazırlanırken, Başbakan 17 Ağustos 2010 tarihinde yaptığı konuşmada TOBB, TÜSİAD, Türk-İş, KESK, Kamu-Sen, Hak-İş, Memur-Sen gibi kuruluşlardan referandumda evet mi, hayır mı diyecekleri konusunda irade beyanı istemiş ve “bitaraf olan bertaraf olur” (2) demişti. Amacı bu grupların evet diyeceğini herkese göstermekti.
Başbakan’ın 12 Eylül 2010 referandumu öncesinde yaptığı bitaraf olan bertaraf olur uyarısı tarafınızı açıkça gösterin anlamına gelen ve seçmeni etki altına almayı hedefleyen bir seçim taktiğiydi. Böylece Başbakan, kararsız seçmen üzerinde herkes hükümeti destekliyor algısını güçlendirerek oylarını artırmayı hedefliyordu. Sırasıyla genel seçimlerde, 2002’de yüzde 34.28, ardından 2007’de 46.66 ve son olarak 2011’de yüzde 49.83 oy almayı başaran Başbakan Erdoğan bertaraf çıkışını yaptığı 12 Eylül referandumunda yüzde 57.88 ile kariyerindeki en yüksek desteği aldı. Böyle bakınca, söyleminin seçmende nasıl karşılık bulduğunu daha sağlıklı görebiliriz.
Başbakan seçim dönemlerinde ve öncesinde, safları iyice sıklaştırıyor. Sürekli Ak Parti’den biz diye, rakiplerinden ise onlar diye bahsediyor. Bu tip bir söylemdeki süreklilik ve tekrar, biz denilen kitle yüzde 50 gibi bir büyüklüğü tanımlarken, buna karşılık diğer yüzde ellinin onlarca parti arasında bölünmüş olması Ak Parti’ye halkın gözünde müthiş bir güç kazandırıyor. Herkes halkımız için mağdurun yanında olmayı sever dese de, yazımın başında söylediğim gibi politika bir kazanma oyunudur ve halk seçim için sandığa gittiği zaman güçlü olanı seçmek ister. Güçlü iktidar demek, iş ve aş fırsatı demektir. İhale, proje, zenginlik demektir. Entelektüel bir tatmin değil, icraat odaklı bir refah projesi demektir. Altmış yılı aşkın çok partili dönemde tüm tek parti iktidarları bu vaatle ve duruşla seçim kazanmıştır.
Ak Parti ile seçmen arasındaki bu mutlu birliktelik kolay bozulmaz. Ancak zorlu bir sürece girecekler. Nasıl ki mutlu bir evlilikte eşlerden biri başka bir ile tayin edildiğinde sorun çıkarsa, şimdi Erdoğan’ın 2014’teki zorunlu tayini de böyle bir soruna benziyor. Başbakan hem kendi siyasi kariyeri için, hem de partisini bir sonraki genel başkana en yüksek noktada teslim edebilmek adına, söylemini safları yeniden sıklaştırmak için sertleştiriyor. Önünde böyle bir ajandayla çalışan Erdoğan, bir Topçu Kışlası uğruna kendine oy vermeyecek insanlarla uzlaşı için zaman ve enerji kaybetmek yerine 2014 seçimleri için muhalefetten arayıp da bulamadığı heyecanı meydanda bulmuş ve kırk yıllık tecrübesiyle bu fırsatı kaçırmamıştır.
Unutmayalım ki, politika bir kazanma oyunudur. Kendine ne meydanda, ne kendi mitinginde yer bulamayan başta CHP olmak üzere tüm muhalefet partileri şimdi ters yumruk yemiş boksör gibi sadece Başbakan’ın sertleşen tavrı üzerinden cılız söylemler üretmekte ve anketlerde en küçük bir oy artışı bile görülmemektedir.
Muhalefetin tabanını bezginlik noktasına getiren plansız ve programsız yönetimi, zayıf konuşmaları ve halkın beklentilerini anlamak yerine toplumu Ak Parti’nin peşine takılıp giden bilinçsizler gibi görme hastalığı halkın bir kesiminde ciddi bir rahatsızlık yaratmaktadır. Buna rağmen CHP ve MHP tıpkı ligin son haftasında kümede kalmak için rakibinin yenilmesini bekleyen takımlar gibi bir mucize olsa da Ak Parti’nin oyları azalsa diye beklemektedir. 2014 öncesinde muhalefet için en kötü senaryo, tüm seçimleri kaybedip Ak Parti’ye arka arkaya 10 seçim zaferi yaşatan partiler olarak tarihe geçmektir.
Başbakan’ın çıkmazı nerede?
Başbakan’ın her fırsatta karşısına CHP’yi alması ve her şeyi CHP’ye bağlayarak seçmene izah etme çabası safların diri tutulmasını sağlıyor. Ak Parti’nin tek kutuplu yönet, iki kutuplu konuş taktiği son derece işe yarıyor. Yani karar alırken tek başına hareket ettiği halde, konuları topluma anlatırken karşısına birilerini (CHP’yi, AB’yi, İsrail’i, dış mihrakları, faiz lobisini) koyarak icraatlarını birilerine rağmen başarılmış işler görüntüsünde sunuyor.
CHP’nin siyasi aksiyon bile alamadığı bir konu hakkında Başbakan bir saptama yaparak konuyu CHP ile ilişkilendiriyor ve daha CHP ne olduğu anlamadan, seçmen hem Ak Parti’nin savını, hem ona karşı olan savı ve çözümün de Ak Parti’de olduğunu Başbakan’ın söyleminden çıkarıp sandıkta hakkını veriyor.
Başbakan Erdoğan 2007 genel seçimlerinde partisinin oylarını (2002 seçimlerinde aldığı yüzde 34.28’den) yüzde 46.66’ya çıkarırken demokratik reformlar ve AB adaylığı konusundaki başarısıyla aydın ve şehirli kesimden büyük destek görmüştü. Bu çıkışını “12 Eylül’den hesap soracağım” vaadiyle taçlandırıp Türkiye tarihinin en büyük demokratik reformunu 12 Eylül 2010’da halkın oyuna sunan Erdoğan kendisine daha önce oy vermemiş insanların bile desteğini alarak yüzde 57.88 evet oyuyla zirve yapmıştı.
Aradan geçen sürede 12 Eylül’den hesap sorulmamış olması bir yana, açılan davaya yataklarında yatarken canlı yayınla katılan sanıkların bir de iddialar okunurken mahkeme karşısında uyuya kalmaları büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Çünkü insanlar, 12 Eylül ile gerçekten hesaplaşmak istiyordu ancak bu rüzgar o kadar çabuk söndü ve arkasından Başbakan’ın başkanlık modeli isteği öylesine önem kazandı ki, 2010’da gelen yeni oyların ve 2011 genel seçiminde gelen 5 milyon yeni oyun sahipleri endişe etti.
Başbakan bugün çeşitli yönlerden eleştiri alıyorsa, bunun sebebi kendisine oy vermeyen CHP tabanı değil. Onlar zaten asla sevmediler ve oy vermeyi hiç düşünmediler. Ancak Başbakan’a demokrat kimliği nedeniyle oy veren geniş kesimlerin bir kısmında şimdi endişe hakim. Başlıca nedeni Erdoğan’ın otoriter olması da değil, Ak Parti’nin önereceği yeni model her ne ise bunun tam olarak anlatılmamış olmasıdır. Bu muğlaklık endişeyi artırırken, yeni modelin sadece Başbakan’ın siyasi hedeflerine göre tanzim edildiği izlenimi de otoriterlik düşüncesini körüklüyor. Dahası, uzun zamandır “demokratlığın” altını çizerek oylarını yüzde 60’lara dayandıran Erdoğan son iki yıldır “biz muhafazakar demokratız” söylemine geri döndü. Bu da yaşam tarzına müdahale korkusunu geri getirdi.
Başbakan hep konuşuyor ama anlatmıyor!
Bir iletişim saptaması yapalım: Konuşmak ile anlatmak farklı işlerdir. Uzun uzun konuştuğu halde hiçbir şey anlatmayan insanlar vardır. Başbakan hemen her gün kürsüde, hemen her gün sayfalar dolusu konuşuyor. Bir düşünelim, en son ne zaman elinde bir resim veya bir grafikle topluma sunum yaparken hatırlıyoruz? Sanırım en son 2011 seçim kampanyası döneminde. Kanal İstanbul projesi, yeni havalimanı, yeni köprü, (muhalefet unuttu ama) İstanbul’a 2 yeni şehir gibi projeleri anlatmıştı. Seçimden sonra görmedik. Danışmanları demesin ki, Ulusa Sesleniş programında ayrıntılı bilgi veriyor. Artık toplumlara öyle tepeden bakan didaktik içerikler ne izleniyor ne de bir işe yarıyor. Oysa salı günleri yapılan grup konuşmalarını oy veren-vermeyen herkes izliyor. Çünkü canlı ve heyecanlı.
Bundan yedi ay önce, Aralık 2012’de The Brand Age için yazdığım “Gündemi İyi Yönetmenin Sırrı Dinlemek” başlıklı yazımda bakın neler demişim:
(Yazımın ilk bölümünde ING Aslanı’nın yarattığı antipatiyi ve Ali Ağaoğlu’nun Maslak 1453 projesinde ağaç kesmediği halde binlerce ağaç kesmiş gibi bir anti kampanyayla baş etmek zorunda kalmasını, bunların hedef kitlelerine iyi bir şekilde ve yeterli zaman ayrılarak anlatılmamasına bağlayıp Topçu Kışlası tartışmalarıyla devam etmişim.)
Bir gündem oluşturma hatası da Taksim’in yayalaştırılması projesinde yaşandı.
Belediye Taksim’de ne yapacağını, nasıl ve neden yapacağını halka anlatmadı. Anlattıysa bile -belli ki- medyaya bir-iki demeç vermekle “tamam hallettik” diye düşündü ama yeterli olmadı. Akşamdan sabaha konuyu gündeme taşımakla kamuoyu ikna edilemez. Belediye bu konunun iletişimini öyle iyi planlayabilir ve öyle başarılı anlatırdı ki, projeye muhalif olanların çoğu destek verebilirdi.
Çamlıca’ya cami yapılması konusu farklı mı? Başbakan çıkıp “Çamlıca’ya cami yapacağız her yerden görünecek” dedi. Bu açıklama, basit bir cami yapılması meselesi değildi. Esas konu, İstanbul siluetine yeni bir simge eklenmesi fikriydi. (…) Başbakan’ın mesajları caminin kesinlikle yapılacağını ifade ediyordu. Tepki de bu nedenle arttı. İstanbul’a anıtsal bir simge eklenecekse, kamuoyunun genel desteğini almayı hedefleyen bir iletişim planı yapılması ve dikkatlice yönetilmesi gerekirdi.
Bu gibi şiddetle yapılmış, aniden sonuca gelinmiş iletişim işleri hedef kitlede saldırıya uğradığı hissi yaratır. Rahatsız ve huzursuz olur. Sadece ikna edememiş olmakla kalmazsınız, bir de iyice kuşkulanıp size karşı bilenmeye başlarlar. O güne kadar dikkat etmedikleri şeyleri incelerler.
(…) Kadir Topbaş vapurları yenilerken doğruları yapmıştı. Halk şimdi çok memnun. Ali Ağaoğlu çarpık yapılaşma ve deprem riski hakkında doğru bir konu yönetimi yapmıştı. Negatif söylemine rağmen halkın takdirini kazanmıştı. Başbakan cami değil de açılım yapacağı zaman çeşitli gruplarla buluşup anlatmış ve dinlemişti.
Markalar niye hazırlıksız?
Türkiye’de eskiden bir silahlı kuvvetler, bir de şirketler kriz tatbikatı yapardı. Senaryolar yazar, sonra da nasıl tavır alırız diye planlar yapardık markalarla. Fakat son toplumsal olayların her birinde markalar zarar gördü. Maalesef hala protestocuların elinde boykot edilecek markalar listesi dolaşıyor. Olayların en alevli yerinde Kahve Dünyası tam olarak Ferit Şahenk’e satıldı mı tartışması yapılıyordu. Bir önceki biber gazı krizinde Mado boykot edilmiş olmasına rağmen belli ki diğer markalar bundan ders almamış ve herhalde bize bir şey olmaz havasına girmiş. Garanti Genel Müdürü Ergun Özen açıkladı, Gezi Parkı olaylarının ilk haftasında 40 milyon lira mevduat çıkışı olmuş. Neden? Aynı grubun haber kanalı olayları canlı yayında vermedi diye gelen tepkilerden. Toplumun markalara tepki verme biçimleri nasıl değişti, görüyor musunuz?
Markalar belki de yeni kriz senaryoları çalışmalı, belki şu an akla gelmeyecek başka senaryolara da. Ama çalışmalı. Bazı olasılıklara müşterileri önceden de hazırlamak da çok iyi bir fikir olabilir.
Medya ve siyasetin itibarı en altta
Gezi Parkı olaylarında medya da itibar kaybetti diyorsanız yanılıyorsunuz. Yıllardır önümüze gelen tüm “kurumlara güven” araştırmalarında siyaset ve medya en düşük itibara sahip kurumlardı. Medya kamuoyu nezdinde itibarını yitireli çok oldu. Fakat etkisini itibarı kadar yitirdiğini söyleyemem. Medyaya güvenin tükenmesinin nedenleri medyanın halkın gerçek gündemini görmemesi ve medya sahibi patronların hükümetlerle kurduğu ticari ilişkiler.
Medyaya çıkarak olayları yorumlayan isimlere de değinmekte fayda var. Halk yeni dünyayı ve yeni dili anlayan isimler görmek istiyor. Medyaya çıkan herkes kendi reklamını yapmanın derdinde. Olayları yorumlamak yerine, ne dersem şunu kırmam, ne dersem şuradan laf yemem düşüncesi yorumlara hakim olmuş. Üstelik izleyici de bunun farkında olduğu için eskisi gibi uzman dinlemek için izlemiyor. Yorum yapanın kime şirin gözükme derdinde olduğunu anlıyor.
Ekranlarda çizilen Başbakan portresi de çok ilginç. Başbakan’ın çalışma ortamını yakından bir kez bile görmemiş insanlar, çok biliyormuş gibi “danışmanlarını hiç dinlemiyor, kimseden bilgi almıyor, gençleri anlamıyor” türü laflar ediyor. Bir başbakan danışmanlarını dinlemez mi? Elbette dinler ama siyasi ajandası neyi gerektiriyorsa ona göre karar alır.
Ülkemizde siyasetin dili bozuk. Siyaset kurumu halkın içinde değil, halka tepeden bakıyor. Gündelik yaşamda değil ama söylemlerde iki kutuplu hale geldik. Ancak bunlardan olumsuz etkilenmeyelim. Ne ilk kez fikren bölünüyoruz ne de son kez.
Muhalefet partilerinin ilişki ve iletişim yönetimindeki zayıflığı en büyük demokratik zaafımız. Ak Parti doğrusuyla, yanlışıyla ülkeyi yöneten parti olduğu için bu partiye oy verenler olaya daha ideolojik bakabiliyor. Ancak aynı şey muhalefet partileri için geçerli değil. Ak Parti’ye oy vermeyen kesim CHP ve MHP ile geleceğe dönük bir bağ kuramıyor. Bunun başlıca sebebi, bu partilerin lider kadroları sabah Ak Parti diye lafa başlıyor, akşama kadar Ak Parti. İktidar olma söylemi, fikri, heyecanı, çalışkanlığı, uyanıklığı, kıvraklığı, renkliliği, popülerizmi, dayanışması ve birlikteliği Ak Parti’de ne kadar varsa, muhalefette o kadar yok.
Gezi Parkı olaylarının temelinde bir parti liderliğinin olmaması da bundan kaynaklanıyor. Siyasi iletişimde, sürekli laf yiyen, köşeye sıkışan, kendini savunmak zorunda kalan bir CHP asla Ak Parti karşısında bir pozisyon kazanamaz. Öyle bir hale gelindi ki, Ak Parti kendi kibrinin panzehrini bile kendi içindeki ılımlı siyasetçilerde bulur oldu. Toplumu rahatlatan bazı açıklamalar dikkat ederseniz Ak Parti içindeki muhalefetten geliyor.
Necmettin Erbakan’ın toplumdaki değişimi ve ihtiyacı yeterli okuyamadığını düşündüklerinde Recep Tayyip Erdoğan ve yol arkadaşları Ak Parti’yi kurmuştu. Türkiye’nin uzunca bir süre daha merkez sol iktidar görmeyeceği kesin gibi. Bu nedenle, 2014’te Ak Parti ve merkez sağın yeniden dizaynı nasıl olacak, işte her şeyin cevabı orada.
Bundan sonra olacak her şeyi yine bu sistemle okumayı düşünüyorum:
1. Politika bir kazanma oyunudur. 2. Bir kez politize olununca masumiyet kaybolur. 3. Apolitizm karakter değil, bir duruştur. 4. Geniş halk desteği arayan politik liderler keskinleşmek zorundadır. 5. Hayat ne dündür, ne bugün. Yarın da bizim değildir. Sunulanların dışında bir seçenek daha mutlaka vardır!
———-
(1) Bu kanıya varmamda Erich Fromm’un “İtaatsizlik Üzerine” adlı kitabının çok yardımı olmuştur.
(2) Milliyet Gazetesi, 18.08.2010