(Bu yazım, The Brand Age Dergisi Ağustos 2013 sayısında yayımlanmıştır.)

Temmuz ayında gazetecilerin özgürlük için yürüyüşü, basında sansürün kaldırılışının yıldönümü kutlamaları (i) ve yine muhalif görüşlü gazetecilerin işlerinden kovulmasıyla, medya adına çok sıcak günler yaşandı.

Her zaman kelle koltukta yapılan bir meslekti; bugün de her sabah kelleyi kapıda teslim edip işe gelmeleri isteniyor. Basın mensupları eskiden özellikle mevki ve iktidar sahiplerinin baskısı ve sansürü altında yaşardı. Günümüzde ise, medya patronlarının hükümet ve reklamverenle ilişkileri iyi tutmak için talep ettiği otosansür, toplumdaki fikir kamplarından birine ait olunması için yaratılan baskı, bunlar yetmezmiş gibi, sosyal medya fenomenlerinin bile basından daha fazla takip ediliyor olması (ii) gibi çeşitli ve nitelikli sorunlarla uğraşmak zorundalar.

Demokraside halkın siyaseti denetleme ve ifade özgürlüğünü direkt kullanma aracı olan medyanın tamamen özgür olmasını tüm kalbimle diliyorum. Ancak dikkatinizi medyayla ilgili başka bir konuya çekmek istiyorum:

Gelişmiş ülkelerde medya eğlence sektörünün bir parçası olarak kabul edilse de, genelde medya ile habercilik kavramları birlikte düşünülüyor. Medyanın bizim toplumda kabul edilmiş misyonu ise öncelikle habercilik. Bizde medya ile eğlence arasında bir bağlantı kurulamıyor. Böyle bir anlayışta, haberlerin topluma nasıl bir akış ve nasıl bir içerik ile sunulduğu, toplumun medyadan nasıl etkileneceğini de belirliyor.

Habercilik kuralları, ilk dönemlerinden bugüne bazı değişimlere uğramış olsa da, toplumda kabul edilmiş genel geçer anlayışla (kültür, ahlak ve kanunlarla) ters düşen olayların öne çıkarılması hiçbir zaman değişmemiştir. Dünyada ve ülkemizde neler oluyor düşüncesiyle medyaya her baktığımızda olumsuz olayları görmek işin başlıca kuralıdır, bir anlamda.

Habercilik her ne kadar anayasadaki haber alma özgürlüğünün kullanılması demek olsa da, bir amme hizmeti değildir ve bir ticari meta olarak, gelirinin giderinden fazla olması gerekir. Bu da bir yayının içeriği oluşturulurken, olabilecek en ilgi çekici içeriğin toplanması zorunluluğunu getirir. Diğer bir deyişle; bir gazeteci sadece habercilik içgüdüsüyle değil aynı zamanda haberci rekabeti içinde daha çok okunacak, daha çok satacak, daha çok tartışılacak, daha çok referans alınacak içeriği bulmak zorundadır. Rekabet gereği, kimi zaman tam haber niteliği kazanmamış bir içeriği dahi, yazmak zorunda kalabilir.

Habercilerin mesajını aktardığı halk (kamuoyu) ise genel özellikleri itibariyle bu rekabetin şekillenmesinde rol oynar. Kitle yayıncılığı için temel alınması gereken hedef kitle ortalama kamuoyudur; entelektüel kesim veya burjuva değildir. Ortalama kamuoyu, tam olarak çerçeve içine alınamaz veya bir sınıf olamaz. Bir varsayımdır, bir görüdür, bir tasarımdır.

İyi bir haberci, yayıncı veya yazar için ortalamayı doğru öngörmek (anlamak) uzun bir gözlem, çıraklık ve kalfalık çalışması gerektirir, ki ustalık döneminde bu kitleyi avcunun içine alabilsin. Bu işin ustaları, meddahlar, komedyenlerdir. Bugünün medyasında ise fıkra yazarlarıdır.

Günlük 100 bin tirajlı gazete yapmak isterseniz atacağınız başlıklar ve yazı uzunluğu nasıl olacaksa, günlük 750 bin tirajlı bir gazeteninki bundan çok daha farklı olmak zorundadır. Dileyen, bayiden bir Radikal ile bir Posta alarak aradaki farkı hemen anlayabilir. Elbette; içerik olarak bir Hürriyet yapmak ile bir The Washington Post yapmak arasında da dünya fark vardır.

Şimdi buraya kadar anlatmaya çalıştığımı daha net ifade etmemde fayda var:

Ortalama kamuoyunun genel kültürü, yorum kodları, klişeleri ve hayat görüşü nasılsa merkez medyanın dili de öyle olmak zorundadır. Sanıldığı gibi, medya kamuoyuna şekil vermez. Satış ve gelir kaygısı medyaya şekil verir.

Halk kendi arasında sohbet ederken en çok nelerden konuşuyorsa, medyada da aynı (tıpkı) içeriği tüketme eğiliminde olacaktır. Bizim toplumumuzda, işsiz iki insan bile yan yana geldiğinde siyaset, futbol, magazin konuşur. Bunları da, “duydun mu ne kadar harika bir gelişme olmuş” diye konuşmaz. En çok paylaşılan içerik, olumsuzluklar, aksaklıklar, kazalar, belalar ve tanıdıklar hakkında yapılan dedikodulardır. Böyle bir ortalama kamuoyu varsa, medya halkın huzuruna iyilikler, güzellikler anlatarak çıkamaz. Çıkarsa yaşayamaz.

Madalyonun bir yüzü bu. Bir de diğer yüzü var:

Çok denk geldiğinize eminim; bir haftalığına izne giden bir beyaz yakalının tatil boyunca televizyon izlemeden ve gazete okumadan zaman geçirmesi sonrası, huzur bulduğunu ve çok dinlendiğini anlattığını hatırlayın.

Üstelik bir vesileyle gündemden ve haberlerden uzak kaldıktan sonra tekrar gündemi izlemeye başladığında bıraktığı yerden devam ettiğine dair şaşkın görüşlerini de hatırlayın. Oysa, her an yüzlerce farklı bilginin aktığı bu yoğun gündemin içindeyken, sürekli büyük bir şey kaçırıyormuşuz hissiyle yaşıyoruz.

Demek ki, medyanın habercilik misyonuyla iştigal edenlerin içinde yaşadığı ruh hali ile medyanın eğlence misyonunu tüketenlerin içinde yaşadığı ruh hali arasında gözle görülür bir fark var. Gündemi yakından takip edenlerin sinir sistemlerinin çok daha fazla güçlü olması gerekiyor. Buna karşın; Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre dünyada depresyon yaşayan insan sayısı 350 milyonu aştı ve rakam her yıl daha da yükseliyor.

Depresyona gelene kadar ne sorunlar, ne hastalıklar var demeyin. Artık her hastalığın kökeni strese bağlı direnç zayıflığı. Sinirsel ve fiziksel bağışıklığın zayıflamasına yol açan stres (gerginlik) ardından sayısız hastalığa davetiye çıkarıyor. Her ne kadar 350 milyonu aşkın insana depresyon teşhisi konmuş olsa da, başta kanser olmak üzere onlarca hastalığa yakalanan milyarlarca insan üzerinde stres bağlantısı da ciddi biçimde araştırılıyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporlarına göre depresyon en hafif aşamasında iş yerinde, ofiste, okulda dikkat dağınıklığı ve iş yapamama olarak başlıyor ve en ileri aşamasında intiharla sona erebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü, yüksek gelirli kesimde depresyona doğru teşhis konulamadığını da vurguluyor. (iii)

Karamsar içeriğe süre sınırlaması getirilmeli

Bundan 30 yıl önce, henüz sanayinin, ekonominin, devletin ve özel sektörün tek önceliği ticari büyüme iken, fabrikalar, santraller, sanayi tesisleri, atölyeler ve sayısız yatırım serbest bir şekilde yapılırken, Dünya Sağlık Örgütü çıkıp “böyle gitmez, sürdürülebilir değil” demişti. Bu feryadın tüm dünyaya yayılıp, gereken tedbirlerin alınması için yapılan çalışmalar en erken 2012 yılını buldu. Üstelik bu hedefler tutmadı ve olumlu bir ilerleme sağlanamadı.

Bugün için demiyorum; hatta bugün için imkansız belki ama yakın bir zamanda medyanın toplam içeriği, hitap ettiği ruh hali (modu) açısından kategorize edilerek belli bir sınırlama altına alınabilir. Bence alınmalıdır.

Bakın, CNN Türk Ekonomi Müdürü (ki ekonomi müdürü olmasından ziyade tanıyanların ne kadar kaliteli bir insan olduğunu çok iyi bildiği) Emin Çapa, özürlü bir kıza tecavüz edenlerin serbest bırakılması haberine isyan ederek Twitter hesabında şöyle yazdı:

“Bana ‘tecavüz değil ekonomi yaz’ diyenler; 16 yaşında %76 özürlü kıza 44 gün tecavüz eden 3 kişi serbest. Yemişim ekonomiyi, siz yazın onu.”

İşte yılların habercisi bile, maruz kaldığı içerik karşısında asıl işini bırakıp, hepimizin asıl işi olan insanlıkla ilgili davanın peşine düşmek istiyor. Keza, meşhur pazartesi sendromu yetmezmiş gibi, toplum şimdi bir de salı günleri yapılan siyasi partilerin TBMM grup toplantılarını bir sendrom olarak yaşıyor. Nedeni, bunların içeriğinde kullanılan çirkin ve moral bozucu üslup kadar, radyo ve televizyonlardan canlı olarak veriliyor olması.

Yakın bir gelecekte, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada yaşanan gelişmelerin an be an medya kanalıyla insanlara taşınmasının sinir sistemi üzerinde yarattığı tahribatı konu edinirse, bu konuda bir düzenleme önerisi getirerek medyada yeni bir dönemin başlamasını sağlayabilir.

Örneğin bir haber kuşağında, süresinin yüzde 60’ı kadar olumsuz ve karamsar haber verilirken, kalan yüzde 40’lık sürede sadece eğlenceli konular, faydalı buluşlar, araştırmalar, okul projeleri, törenler verilebilir.

Gazete ve dergileri de benzer bir sütun-santim hesabıyla sınırlamak mümkün. Nihayet, medyaya bakarak dünyayı ve toplumu okumaya, anlamaya çalışan geniş halk kitleleri, karşılarına çıkan tabloda iyimser bir yön bulmakta çok zorlanıyorlar. Fark ettiğinize eminim, son yıllarda bireysel aydınlanma, kişisel farkındalık gibi spiritüel içeriklere ilgi giderek artıyor. Çünkü kalabalıklar halinde yakalandığımız ve kaçmanın mümkün olmadığı bu olumsuzluk ve karamsarlık bombardımanı karşısında, yukarıda bahsettiğim gibi bir sınırlama da olmadığı için, ancak bir “kaç kendini kurtar” hamlesi yapma şansımız var. Bunu, toplumların ruh sağlığı adına sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum.

Burada ortaya getirdiğim görüş; kesinlikle medyanın sansürlenmesi veya kısıtlanması değil. Tam aksine, bu alanda her zamankinden çok özgürlüğe ihtiyaç var. Benim kastım tamamen, bireysel ve kitlesel karamsarlık yaratan içeriği süre açısından sınırlamak.

Gerçekleri tüm yönleriyle gösteren bir medya

Haberciler bugünkü şartlar içinde olumsuz ve karamsar olanı bırakıp insanları eğlendirecek ve kendilerini iyi hissetmelerini sağlayacak bir içerik hazırlama misyonuna soyunamaz. Toplum olarak yaşadığımız kültür nedeniyle medyayı hepimiz için sağlıklı ve faydalı bir hale getirmemiz de mümkün değil. Buna işin kuralları ve ekonomisi izin vermiyor. Ancak sürekli olarak insanların ruh haline ve sağlığına tasallut eden bir içerikten kaçacak bir yer de olmalı.

Benim önerim en azından, kaçılacak bu yeri de bizzat kendisinden kaçmak zorunda kalacağımız mecranın içinde tutarak, kamuoyu ile medya arasında yeni bir huzur ortamı yaratmayı hedefliyor.

Aslında olumsuzluklar; dayaklar, kavgalar, savaşlar, cinayetler, tecavüzler, vandallık, terör, kadına şiddet, çocuğa şiddet, hırsızlık, gasp, zina, yalan, dolan, talan, üçkağıt, şerefsizlik, onursuzluk, her türlü tehdit, kabalık, zorbalık, zulüm, kaza, yaralanma, sakatlık, hastalıklar, ölümcül hastalıklar ve bunun gibi günün her anında, her kanaldan yüzümüze bağıran karamsarlık sadece günümüze ait gelişmeler değil. Her birinin binlerce yıllık geçmişi var. En eski kutsal metinleri bile açtığınızda, Allah insanlara bunlardan uzak durmalarını emrediyor. Fakat gel gör ki, dünya tarihinin hiçbir döneminde insanoğlu, böyle bir medya gücüne sahip olmadığı için bunların yarattığı tablodan görece uzak duruyordu. Oysa şimdi kaçabileceğiniz hiçbir yer yok.

Kendimizi korumanın tek yolu bir köye yerleşip mobil hayatı terk etmek olmamalı. Medeni bir yaşam biçimini, kendi kurallarımızı koyarak temin edebilmek mümkün iken, bunu yapmak için şartların daha da kötüleşmesini beklemeyelim. Ben RTÜK üyelerinin bu görüşle zerre kadar ilgilenmeyeceğini adım gibi biliyorum ama en azından siz anlarsınız diye ümit ediyorum.

 

Kerem’in Notu: Bu yazıda üç kavramı; medya, habercilik, içerik kavramlarını yerli yerinde kullanmaya çok dikkat ettim. Çünkü üçünün dinamiklerinin ve etik kodlarının çok ayrı şekillerde işlediğine inanıyorum. Örneğin bir haberci 5N ve 1K olmadan haber yazamayabilir ancak medya sadece 1N ve 1K ile bir içerik sunabilir. Okurken ve yorumlarken bu noktayı dikkate almanızı rica ederim.

————–

(i) Adı kutlama ama ortada kutlanacak bir şey yok. (K.T)

(ii) Twitter üzerinde 12.07.2013 tarihi itibariyle Beyinsiz Adam adlı hesabı 360.464, Ceyhun Yılmaz’ın kişisel hesabını 741.349, Vedat Milor’un kişisel hesabını 197.656 kişi takip ediyor. Aynı dönemde Medyatava verilerine göre, Hürriyet Gazetesi ortalama tirajı 401.902, Sabah Gazetesi 315.680, Vatan Gazetesi 122.363, Radikal Gazetesi 25.330 olmuş.

(iii) WHO Depression Fact Sheet No: 369, 
October 2012