(Bu yazım, The Brand Age Dergisi’nin Temmuz 2014 sayısındaki 2 yazımdan ikincisidir.)
Zor durumları yönetmek önemli bir iştir ama bazı markalar ister ki onların işi zor olmakla kalmasın, daha ciddi bir krize dönüşsün. Bu uğurda ne yapar ne eder, kendi ayağına ateş edecek bir konu bulup kendi krizini yaratır. Ben bunu, markanın kendini krizle ifade etme biçimi olarak görüyorum ve adına da kriz sanatı diyorum. Tercihlere saygı duymak gerekir. Herkes mutluluk ve başarı peşinde değil, kimi de hayatında sürekli bir aksiyon ve macera arar. Nihayet serbest piyasada her şirket kendi krizini tasarlamakta özgürdür. Akıl herkese eşit dağıtılsa zaten rekabet diye bir kavram da olmazdı, öyle değil mi?
Size kendi krizini tasarlama konusunda sıkı bir örnek aktaracağım. Başrollerinde ülkemizin en iyi eğitimini veren üniversitelerinden ikisi var: Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi.
Sene 1999. Yakın tarihimizin en acı olaylarından birinin yaşandığı yıl. 17 Ağustos Gölcük depremi ve hemen birkaç ay sonra 12 Kasım Düzce depremi. Biri 7.4 ve ikincisi 7.2 büyüklüğünde, müthiş yıkıcı depremler. On binlerce insanımızı kaybettiğimiz bir trajedi. Dahası, hayatta kalanların oturabileceği tek bir sağlam evin kalmadığı.. Evlerin depremin şiddetinden ziyade, ahlâksız ve sahtekârca bir ticari zihniyet yüzünden yıkıldığı.. Yıkılmak bir yana, karton ev gibi yana devrildiği.. Düşünene çok dersler çıkarılabilecek.. Yüzyılın afeti diye adlandırılan bir olay.
17 Ağustos 1999 gecesi depremi İstanbul’da hissettiğimiz halde yataktan kalkıp Kelime-i Şahadet getirmiş ve “ömrümüz buraya kadarmış” demiştik. Bir dakika süren korkunç sallantının ardından, elektrik ve haberleşme kesilmiş, uzun saatler boyunca kimse nerede ne olduğunu, hasarın gerçek boyutunun ne olduğunu anlayamamıştı. Depremden sonraki ilk 48 saat dönemin hükümeti bile bir bilgi alamamış ve on binlerce ölü ve yaralıya müdahale edememişti. Böyle bir kaos ortamında, medya da bilgi almaya, anlamaya ve anlatmaya çabalarken “depremci hocalarla” tanıştık.
Medyaya çıkıp ilk konuşan hocalar çoğunlukla İTÜ’lü öğretim üyeleriydi. Ben de o sırada çalışmakta olduğum PR şirketi nedeniyle İTÜ’ye iletişim ve PR danışmanlığı yapıyordum. Her günüm İTÜ ile geçtiği halde henüz bu depremin bize nasıl bir sorumluluk getireceğinin farkında değildim.
Deprem döneminde henüz hayatta olan İTÜ’lü Prof. Dr. Aykut Barka Kuzey Anadolu fay hattı üzerinde en çok araştırma yapan ve bilimsel makale yazan isim olarak öne çıkmıştı. Onun elindeki bilgiler son derece önemliydi. 1999’daki iki yıkıcı depremin bu fay hattı üzerinde gerçekleşmesi ve Aykut Barka’nın bu fay hattını keşfeden uzman, rahmetli Prof. İhsan Ketin’in talebesi olması onu oldukça değerli bir uzman olarak öne çıkarıyordu. Barka’nın haricinde Prof. Celal Şengör, Prof. Naci Görür, Prof. Okan Tüysüz, Prof. Ahmet Ercan, Prof. Haluk Eyidoğan gibi tamamı İTÜ’lü olan hocalar hemen her kanalda halka depremle ilgili bilgiler sunuyordu.
İlk başta kimin hangi kurumdan olduğu kimsenin umrunda değildi. Ülkemizin en çok gelir üreten bölgesi yıkılmıştı ve afetin ne kadar büyük olduğu daha net görülüyordu. Medyanın sıklıkla bilgi aldığı bir başka kurum ise deprem hareketliliğini izleyen ve ölçen Kandilli Rasathanesi idi. Burası da Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlı bir kurumdu. Daha sonra “deprem dede” adıyla ün yapan rahmetli Ahmet Mete Işıkara (rasathane müdürü) ve Boğaziçili Prof. Mustafa Erdik medyaya konuşuyordu. Çok geçmeden, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Şener Üşümezsoy ve Yard. Doç. Oğuz Gündoğdu da deprem hakkında konuşan hocalara katıldı.
Türkiye ve dünya bu depremi konuşuyordu. Kuzey Anadolu fay hattının Marmara Denizi içinde nasıl bir ilerleyişe sahip olduğu bilinmiyordu. Marmara’nın tabanı hakkında konuşan oşinoloji ve deniz tabanı uzmanı İTÜ’lü Prof. Naci Görür ile birlikte ODTÜ de tsunami uzmanı Prof. Ahmet Cevdet Yalçıner ile ekranlarda temsil edilmeye başlandı. Yalçıner, İTÜ’lü hocalar tarafından da destekleniyor, Üşümezsoy ise tam tersine İTÜ kanadında pek hoş karşılanmıyordu. Kandilli Rasathanesi’nin başındaki Işıkara’nın bilim adamı değil sadece uzman ve müdür olması da beğenilmiyor, İTÜ yeterli uzmanı olmadığını iddia ettiği rasathanenin Boğaziçi Üniversitesi kontrolünde olmasını açıkça eleştiriyordu.
Bilim dünyasında hocalar, bilimsel makale yazmamış isimlerin medyaya çıkıp kendini uzman olarak tanıtmasına çok bozuluyordu. Haksız da değillerdi. Kuzey Anadolu fay hattı hakkında onlarca makalesi olan bir isimle, bu konuda tek bir makalesi veya araştırması olmayan bir isim bir saat arayla NTV veya CNN Türk ekranına çıkıp birbirinin aksine yorumlar yapınca medya ve kamuoyu “bilim adamları anlaşamıyor” diyordu. Bize has bir durum oluşuyor, yine her kafadan bir ses çıkıyor ve konuşanın uzmanlığına değil, ne dediğine bakan medya da bu durumu biraz kızıştırıyordu.
17 Ağustos 1999 sonrası ülkede herkes işte böyle büyük bir şaşkınlık içindeyken işi daha ileri boyuta taşıyan iki gelişme oldu:
İlk olay; İTÜ heyetinin 17 Ağustos’tan tam bir hafta sonra dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e bir deprem raporu sunmasıydı. Rektör Prof. Gülsün Sağlamer başkanlığında İTÜ’lü hocalar Ankara’da başbakan ile görüştü. Bu ziyaret, proaktif kriz yönetimi adına müthiş bir örnektir. İTÜ’nün bu adımının, benim sorumlu olduğum PR planlaması ile bir ilgisi yoktu. Deprem sabahından itibaren alarma geçen hocalar rektör ile birlikte böyle bir adım atmaya karar vermişti. Rektör Sağlamer ve Naci Görür hoca ile bu konuyu değerlendirme fırsatı bulduğumda Görür bana “Kerem Bey biz bilim adamıyız ve konuşmak, anlatmak zorundayız. Biz bunun için çalışıyoruz ve yaşıyoruz” demişti.
Bu buluşmada İTÜ heyeti, devletin tepesine önemli uyarılarda bulunmuş ve en önemlisi, henüz kimsenin konuşmadığı olası İstanbul depremini ve yapabileceği yıkımın boyutlarını başbakana aktarmıştı. Bu çok önemliydi, çünkü bu ziyaretin ardından Türkiye ilk kez olası İstanbul depremi hakkında konuşmaya başlamıştı. Bilimsel olarak hiçbir kesinliği olmadığı halde, İTÜ’lü hocalar durumun ciddiyetine dikkat çekmek için depremin kaba bir tahminle 7’nin üstünde bir büyüklüğü olacağını iddia ediyor, bunu her söylediklerinde Marmara bölgesinde gece kimse uyumuyordu.
Bir kısım bilim adamı ve medyanın çoğunluğu İTÜ’lü hocaları kesin bir bilgi olmadan konuştukları için sert eleştiriyordu. Onlara göre İTÜ’lü hocaların derdi bilimsel bir uyarı değil, fırsattan istifade ederek medyada görünüp şöhret olmaktı. İTÜ’nün bu adımı Türk bilim dünyasında bir heyecan yaratmak yerine, gerginliğe neden olmuştu. Bilim adamlarının farklı yorumlar yapması halkı daha fazla kızdırıyordu. Medya da çok kızgındı. Bir İTÜ’lü hoca çıkıp “en az 7 milyon insan ölür” diyor, ardından hemen karşıt bir hoca çıkıp “ne depremi ya, İstanbul’da büyük deprem olmaz” diyordu. Kaos iyice kakofoniye dönüşmüştü.
Gerçekten de, İstanbul depremini üretecek Marmara Denizi altındaki fay hakkında kimsenin elinde net bir bilgi yoktu. 1999 depreminden iki-üç yıl önce İTÜ’nün Fransızlarla birlikte başlattığı bir deniz tabanı haritası çalışması vardı ve henüz sonuçlanmamıştı. İTÜ’ye rakip hocalar bu araştırmayı gündeme taşıdı ve İTÜ’yü bu araştırmadan elde ettiği verileri kendi elinde tutmakla, bilim dünyasına açmamakla suçladı. Bu görüşe göre, İTÜ devletin olanakları ve (Sismik-1) gemisi ile bu araştırmayı yaptığına göre veriler herkesin elinde olmalıydı. İTÜ ise alet-edevata bakmaksızın, araştırmayı kim yapıyorsa verileri değerlendirme hakkının onda olduğunu söylüyordu.
Hükümetin bu kakofoni karşısında sessiz kalması, toplumda ciddi bir şüphe doğurdu: Acaba bu araştırmada korkunç bir gerçek görülmüş ve İTÜ bu nedenle mi başbakana özel bir gizli rapor sunmuştu? Medya bu soruyu sormaya ve sesini iyice yükseltmeye başladı. Dikkatler ve eleştiriler tamamen İTÜ’ye dönmüştü.
Medyadan yoğun bir “İTÜ verileri açıklasın” talebi gelmeye başladı ve bu dalgayı “İTÜ ne saklıyor” sorusu izledi. Nihayet bu baskıya daha fazla dayanamayarak İTÜ yönetimine -tamamlanmamış bilimsel verileri elinde tutma hakları olduğu halde- bir açıklama yapmalarını tavsiye ettik.
Araştırmanın başındaki Prof. Naci Görür olumlu bir yanıt vererek, elindeki hazır veriler ne kadarsa onlarla bir değerlendirme hazırlayabileceğini ifade etti ve “bir haftada hazır oluruz” dedi.
Basına hemen bir açıklama gönderip “25 Kasım 1999 günü saat 11:00’de İTÜ Gümüşsuyu binasında yapılacak basın toplantısına bekliyoruz” dedik. Ve bir hafta boyunca herkes nefesini tuttu.
Hükümet kararnamesiyle yer değiştiren fay hattı
Bilim dünyası İTÜ’ye “devletin gemisiyle araştırma yaptığına göre verileri bize de vermek zorundasın” derken haklı değildi. Bu etik olarak da haklı bir talep değildi. Ancak 17 Ağustos’un yaraları sarılmadan, 12 Kasım’da Düzce’de aynı şiddette bir deprem olmuş ve koca bir ülke hem fiziksel, hem duygusal bir enkazın altında yaşıyordu. Felaket üzerine felaket geldiği için herkes bir an evvel net bir şey duymak ve gerçeği öğrenmek istiyordu.
İTÜ bir hafta sonra basın toplantısı yapacağını açıklayınca beklenmedik bir şey oldu. Elinde tek veri olan kurum olarak herkesin gözü İTÜ’ye dönmüşken, İTÜ basın toplantısından birkaç gün önce aniden başka bir basın toplantısı ortaya çıkıverdi:
Boğaziçi Üniversitesi, TPAO ile birlikte çok acil bir basın toplantısı yaparak şok bir açıklamada bulundu. Basın toplantısında yapılan açıklama aynen şöyleydi:
“TPAO’nun haritası tartışmaları bitirmiştir. İstanbul’a müjdeli haber veriyoruz! Adalar’ın güneyinden geçtiği ve İstanbul’u yıkacağı iddia edilen fay aslında bir haylice güneyden geçmektedir. Deprem orada olacaktır.”
TPAO bir devlet kurumuydu ve koca bilim dünyası onlarca yıldır Marmara Denizi’nin tabanını gösteren tek bir veriye sahip değilken, meğerse bu haritanın (!) devletin elinde hazır bulunduğu ve üstelik TPAO’nun elinde olduğu, onların da bu veriyi aniden Boğaziçi ile paylaşmaya karar verdiği ortaya çıkmıştı. Bu yine işin iyi kısmı! Asıl bomba, iddia edilen İstanbul depreminin olmayacağını belirttikleri yeni haritaya göre fay hattı Adalar’ın 60 kilometre güneyinden geçiyordu. Bunu da basın toplantısında “müjde” diye duyurmuşlardı. Böylece olası Marmara depreminde İstanbullu hayatta kalacağı ama Bursalıların öleceği bir müjde (!) olarak açıklamıştı.
Bu güzide basın toplantısında bir gün sonra Hürriyet Gazetesi yazarı Fatih Altaylı bu durumu şöyle eleştirmişti:
“Bütün Türkiye’yi 90 gündür hop oturup hop kaldıran Marmara’nın fay haritasının aslında yıllardır var olduğu ve bu haritaya göre fay hattının İstanbul’un 60 kilometre güneyinden geçtiği ve İstanbul’a zarar vermesinin söz konusu olmadığı açıklandı. Yersek!
Böylelikle Marmara’daki fay dünya tarihine, Bakanlar Kurulu kararı ile 45 kilometre daha güneye taşınan ilk fay hattı olarak geçti. Tabii bu hattı 45 kilometre daha güneye taşıyan beyinsizlerin aklına, ‘‘Yahu bunu 45 kilometre güneye taşırsak bu kez Bursa ve Yalova arasına girer. Oralardakileri ne yapacağız’’ demek gelmedi.
Sonra bu konu gündeme gelince de, ‘‘Yok yok, İstanbul’dan uzaklaştı ama Bursa’ya yaklaşmadı” diye sorular savuşturuldu. Bunlar ne biçim bilim adamıdır anlayamıyorum?”
Türkiye yapılan açıklamaya inanmamıştı. Yine Hürriyet’te Emin Çölaşan şöyle yazmıştı:
“TPAO tarafından yıllar önce hazırlandığı iddia edilen bir fay hattı haritası son dakikada birdenbire piyasaya sürüldü ve her şey bir anda değişti! İki gün öncesine kadar ‘‘Fay hattı İstanbul’un 15 kilometre aşağısından geçiyor. Kırılırsa ayvayı yeriz’’ diyenler birdenbire 180 derece çark ettiler ve ellerine aldıkları bir haritayı ekranlara tutarak ‘‘Amanin ey ahali, müjdeler olsun, meğer fay hattı İstanbul’un 60 kilometre aşağısından geçiyormuş. Bu durumda İstanbul’da deprem olsa bile fazla zarar vermez’’ diye açıklamada bulundular!
(…) Şimdi iki olasılık var:
1- Her gün ekran gösterisi yapan bu bilim adamlarına ‘‘Toplumda panik yarattınız, yeter artık. Bir bahane uydurup ortalığı sakinleştirin’’ denildi. 2- Bu sayın uzmanlar, deprem konusunda bizden daha fazla bir şey bilmiyorlar ve hepimizle alay ediyorlar.”
Serdar Turgut da şunları söylüyordu:
“İşte Türk devletinin gücü bu noktada ortaya çıktı. Fay hattı da Türk insanı gibi devleti daha fazla kızdırmamak için hemen yeni pozisyon aldı. Siyasiler, fay hattının İstanbul’un yakınından geçmesine sinirleniyorlardı. Olacak şey değildi bu fay hattının da yaptığı. Türk halkı gibi bu tür konularda kaşarlandığı belli olan fay hattı da 40 kilometrecik güneye kayıvererek devletin gazabını üstünden atıverdi.”
Yazımın başlığına atıfta bulunacak olursam, kriz sanatı dediğim olaya en iyi örnek budur. Ortada senin krizin yokken, öyle bir şey tasarlıyorsun ki, rakibinden önce devriliyorsun. Olacak iş değil!
Herkes bu basın toplantısının hükümetin isteğiyle yaptırıldığına ve orada yapılan açıklamaların da halkı rahatlatmak için uydurulduğuna inanıyordu. Halkı rahatlatmak için yalan söylemek meselesi iletişimin değil, algı yönetiminin konusudur. Bu basın toplantısı, biraz da İTÜ kompleksi nedeniyle yapılmış ve çok kötü sonuç vermişti. Üstelik İTÜ’nün günler sonra yapacağı açıklama durduk yere çok daha fazla itibar kazanmıştı. Şimdi gözler tartışmasız olarak İTÜ’ye çevrilmişti.
25 Kasım 1999 günü Gümüşsuyu’ndaki toplantı salonunda 92 basın mensubu vardı. Üstelik bazı PR ajanslarının yaptığı sözüm ona uyanıklığı yapmadığım için bu rakama kameraman ve fotoğrafçılar dahil değildi. Salonda minder koyacak bile yer yoktu. Üstelik dönemin en çok izlenen ana haberlerinden ikisinin, ATV’nin haber dairesi müdürü ve sunucusu Ali Kırca ile Show TV’nin haber dairesi müdürü ve sunucusu Reha Muhtar da salonda soru soranlar arasındaydı. Yayın ve haber yönetmenleri gelmişti. Böylesine üst düzey bir basın katılımına karşı İTÜ de A takımı ile sahnede yerini aldı.
Rektör Prof. Gülsün Sağlamer, Prof. Aykut Barka, Prof. Naci Görür, Prof. Celal Şengör ve Prof. Hasan Boduroğlu basına sunumlar yaptı. İTÜ ilk günden beri ortaya sürdüğü iddiaların arkasında durdu. Naci Görür’ün yaptığı “devlet bize yeterli olanakları verirse depremi önceden haber verebiliriz” açıklaması (*) ertesi gün gazetelere manşet oldu. Sonrasını biliyorsunuz, İTÜ’nün bu konudaki çalışmaları ve Marmara Denizi’nin tabanında yapılan araştırmalar sonucu bir İstanbul depremi olabileceğine herkes inandı. Başta kentsel dönüşüm projeleri olmak üzere, çok sayıda projenin de kaynağı oldu.
Uluslararası arenada da bu çalışmaların dikkatle izlendiğini söylemekte fayda var. Bunun en önemli sebebi de ABD’nin Kaliforniya eyaletinde yer alan San Diego fay hattının, bizim Kuzey Anadolu fay hattı ile aynı karakteristik özelliklere sahip olması ve orada beklenen çok şiddetli deprem.
Tabi ABD hükümetleri Amerikalılar akşam rahat uyusun diye keyfine göre bir fay hattı çizmek yerine, binaları güçlendirmeye, okulları, hastaneleri güçlendirmeye, bilimsel araştırmalara destek vermeye, ulusal afet ajansına ciddi bütçeler aktararak çalışmalarını geliştirmeye önem veriyor.
Bizde yaşanan bilimsel kakofoni sona ersin diye 2000 yılında kurulan Ulusal Deprem Konseyi ise 2007 yılında lağvedildi. Bugün bu fonksiyonu üstlenen herhangi bir kurum bulunmuyor.
Toplum önünde bir konu hakkında çatışırken, aynı anda arka planda kendi faaliyet alanında çatışan kurumların yaşadığı bir krizi okudunuz. Buradan çıkacak ders çoktur ama en önemlisi, kendi krizini yaratma konusunda her zaman çok dikkatli olunması gerektiğidir. Konuları ve çatışmaları yönetirken çok farklı alanlara ve açılara dikkat etmek gerekir. Bu krizin baştan sona nasıl bir seyir izlediğini okudunuz. Burada kimin daha doğru bir yönetim yaptığını da gördünüz.
Yine de bu krizde bir kazanan ve kaybeden gösteremiyorum çünkü bu krizin doğurduğu tüm olumlu fırsatlar kaçırıldı. Ulusal bir deprem programı yapamadık, konsey kapatıldı, depremleri önceden bilebiliriz diyen bilim yuvasına “al sana kaynak yap da görelim” denilmedi, Marmara Denizi tabanına Japonlar veri cihazları yerleştirdi, binaların yıkılıp yeniden yapılması gerekirken yıllarca adım atılmadı, derken kentsel dönüşüm başladı ama maalesef yüksek gelirli bölgelerimizde bir ekonomik ve sosyal dönüşüm aracı haline geldi. Yeni deprem yönetmeliği haricinde toplumsal olarak gerçek bir kazancımız olmadı. Ahmet Mete Işıkara, TPAO krizinden sonra yaptığı bir konuşmada “Fay hattı nereden geçiyor tartışması bizim için lükstür, amaç fay hattının verdiği zararı aşağı çekmek olmalıdır” demişti. Bence esas sorunun nerede olduğunu çok iyi özetlemişti.
Aklını ve verileri doğru bir şekilde kullanmayan ve basiret gösteremeyen herkes mutlaka bir kriz yaşamak zorunda kalır. Bu nedenle proaktif yönetim bilimini ve düşünce sistemini hepimize tavsiye ediyor, kendimizi her zaman bu yönde geliştirecek şekilde çalışmamız gerektiğini bir kez daha hatırlatıyorum.
Ve diyorum ki: Kriz yönetmeye değil, kriz yaratmamaya odaklanın.
________________
(*) İTÜ basın toplantısının yansıması – 26 Kasım 1999 Hürriyet
http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1999/11/26/159337.asp