31 Mart yerel seçimleri öncesinde herkesin cevabını en çok merak ettiği soru kuşkusuz “kim kazanacak”. Sandıklar açılıp oylar sayılınca göreceğiz. Yakın dönem seçim deneyimlerimize bakarak iki şeyi önceden tahmin etmek için uzman olmak gerekmiyor:
Toplamda en çok oy alan parti veya ittifak ve kilit yerleri kazananlar birer zafer konuşması yapacak. Bir de CHP lideri Kılıçdaroğlu seçimi takip eden iki-üç gün içerisinde, seçimden çıkan sonuçlar her ne olursa olsun Ak Parti’nin “seçimin tek kaybedeni olduğunu” açıklayacak.
İşin esprisi bir yana, sosyal ve kültürel anlamda aslında kimin hangi nedenlerle kazandığı ve nasıl kazandığı daha önemli bir inceleme alanı olacak. Nedenler ve nasıllar hakkında halka ciddi veriler sağlayan araştırma şirketleri var. Son dönemde sunulan “son 10 yıllık karşılaştırmalar” önemli ve değerli bir veri setiydi. Bir de her seçimde işi sadece rakamlara indirgeyen ve “üç alır – beş alır” tartışmasından işi ileriye götürmeyen, yer yer “Erdoğan yüzde 60 almazsa kendimi yakarım” gibi son derece bilimsel bir tabanda konuyu tartışıp (!) seçimden sonra ortadan kaybolanlar var. 31 Mart seçimi öncesinde bu tipler sahneden silinmiş gibi görünüyor.
O halde ilk soruyu soralım:
1) Araştırmalar nerede?
Seçim sonuçlarını tahmin etmek için tüm itibarını ortaya koyacak kadar iddialı olan araştırmacılar da var Türkiye’de, elindeki veri setinden ülkede neler olup bittiğini anlamlandırmak için adam gibi çalışanlar da. Ekranlara çıkıp “bence şöyle, bence böyle” diye konuşanların hiçbir şeye faydası yok. Bir verinin ne ifade ettiğini anlamamız için, verinin nasıl elde edildiğini bilmemiz gerekir. Bir araştırmanın nedenleri, sonuçlarından daha önemlidir. Araştırmanın hangi amaçla yapıldığına göre, sonunda elde edilen veri seti değerini kazanır.
Siyasi araştırmalar (veya seçim anketleri) seçmendeki eğilimleri izlemek, anlamak ve neden-sonuç ilişkilerini çözebilmek amacıyla üretilmelidir. Seçim araştırmalarından seçim sonuçlarını doğru veya isabetli tahmin etmesi beklenmez. Araştırmalar, seçim sonuçlarını tahmin etmek için yapılmaz.
31 Mart öncesinde araştırmaların eskisi kadar ortada olmamasına temkinli yaklaşıp, “iktidar çok oy kaybetti o yüzden açıklamıyorlar” diye düşünenler de var. Bu yorumların bir anlamı yok. İşin aslı; kamuoyuna bir araştırma sonucu açıklanacaksa önemli olan üç mü, beş mi olduğu değil, neden üç, neden beş olduğunu açık ve net anlatabilmektir. Araştırmaların (özellikle bir medya kuruluşu için yapılanlar hariç) kamuoyuna açıklanması da etik olarak sorunludur.
Araştırmalar partilerin genel merkezlerinde, seçim stratejilerini yöneten seçim işleri ekiplerinde ve yerel adayların kurmay ekibinin elinde olmalıdır. Bu ekiplerin bakması gereken ana veri ise, eğilimin lehte olup olmadığıdır. Lehte ise, “kazanıyoruz” duygusuna kapılmak yerine “neden lehimize bir eğilim doğdu” sorusuna ekibin aynı araştırma verisinden net bir cevap bulabilmesi gerekir. Aleyhte ise de aynı kural geçerlidir. Ama ekip içinde “bence” diye konuşulyorsa veya aday “bana karşı sokakta müthiş bir ilgi var” diyorsa orada araştırmalardan yararlanmak imkansız demektir.
Bu soruya cevabımı şöyle bir özetle noktalayayım:
31 Mart öncesi araştırmalar olması gereken yerde.
Burada ikinci soru karşımıza çıkıyor:
2) Veriler nasıl kullanılır?
Veriler anlamlı analizler çıkarmak için kullanılır, tahmin edebileceğiniz gibi. Burası basit. İşin zor ve yanıltıcı yanı, verinin kendi kimliğidir. Veriler gerçek olabilir ancak geçerli midir?
Gerçek olan veriler, geçerli olmayabilir. Geçtiğimiz gün sosyal medyada yayılan, yerel bir haber kanalı için Uşak’ta yapılan çalışmada bir caddeden geçen on kişiden dokuzunun “kararsızım” dediğini izledik. Hem beden dillerinden, hem de haberciye karşı tutumlarından söylediklerinin bir geçerliliğinin olmadığı kolayca anlaşılıyordu. Bir bir haber çalışması değil de anket olsaydı, Uşak’ta halkın yüzde 90’ı kararsızdır diye bir sonuç çıkarılmaması gerekirdi. Cevaplar gerçekti ancak geçerli değildi. Veri olarak kullanılmaması gerekirdi.
Geçerlilik deyince, bir de veri üzerindeki zaman aşımı etkisi var. Bundan yıllar önce İstanbul’da sohbet ettiğim Ipsos küresel Siyasi Araştırmalar Başkanı Cliff Young, Reuters için ABD seçimlerine yönelik yaptıkları araştırmada, elde ettikleri verilerin 6 saatlik bir ömrü olduğunu vurgulamıştı.
Başkan adayı Obama bir eyalette konuşuyor, Ipsos hemen sahaya girip konuşmanın etkilerini ölçüyor ve eğilimi / tepkileri Reuters için yorumluyor, Reuters bu veri setini tüm dünyadaki abonelerine geçiyor. İşte bu veri için Young, “altı saat ömrü var” diyor. Akşam bir başka eyalette yeni bir konuşma yapılınca veya rakip bir yanıt verince tablo değişiyor.
Bizde öyle mi, değil mi, altı saat mi, oniki saat mi bilemiyoruz. Çünkü ülkemizde henüz böyle bir araştırma stratejisi kullanılmış değil. Seçime bir hafta kala cumartesi günü Ankara’da, pazar günü İstanbul’da Cumhur İttifakı’nın büyük mitingleri var. Bu mitinge ne kadar kararsız gelecek veya kaç kararsız ekranlardan canlı izleyecek bilemiyoruz. Dahası, bu mitinglerden sonra halkın görüşünde değişimler oldu mu, neler akılda kaldı, hangi mesaj nasıl anlaşıldı asla bilemeyeceğiz. Bizde daha çok belli aralıklarla araştırma yapılıyor. ABD’de altı saate kadar inmiş eğilim izleme analizlerinin ülkemizdeki karşılığı bir aydır dersek çok da yanılmış olmam. Onların altı saatte bir ölçtüğü ve anlamlandırdığı bir veri setini biz ayda bir ölçüyoruz. Fark bu kadar açık.
İletişim ve kampanya sorumlularının kolayına geliyor da olabilir, ancak sonuçta iletişimciler temel kampanya stratejisini oluşturmadan önce, karar alıcılarla birlikte “hangi veri setini, neden ve hangi amaç için okuyacaklarını” kararlaştırmalılar. Bizde siyaset biraz daha deneyimlere ve alışkanlıklara dayanılarak yürütülüyor, kamu yönetiminde ve ticarette de olduğu gibi.
Bu da temelde şöyle bir sorunu doğuruyor: Karar veriiciler, bir kampanya süresi boyunca onlarca kritik kararı, bilimsel değil, sezgisel olarak veriyorlar. Sezgisel kararlarının karşılığında, seçmenin nasıl bir analitik değişim göstermesini bekliyorlar, anlamak güç. Böyle olunca da siyaset, seçmenin kendi analitik setine sıkışıyor. Yani seçimlerin sonuçları birbirine benzemeye başlıyor. Bu da bir anlamda, ortada bir seçim yapılmadığını bize gösteriyor. Ne kadar seçim yaparsanız yapın, aynı zihin setiyle hep aynı sonucu elde edersiniz. Kim kazanacak sorusu da şöyle yanıtlanmış olur:
Daha önce kim kazandıysa o!
3) Ekonomik şartlar sonucu etkiler mi?
Ekonomik nedenler, geçim sorunları, artan işsizlik, yüksek kur ve enflasyon gibi nedenlerden dolayı iktidara yönelik eleştiriler ve genel bir memnuniyetsizlik olacaktır toplumda. Bu küresel bir gerçek; ekonomi kötüyse iktidara destek azalır, iyiyse artar. Temelde bir itirazım yok ama bu kural veya bu genelleme, ülkemizdeki seçmenin oy verme nedenselliğini izah etmeye yetmez.
İktidarın, ekonomik sorunların nedenlerine ilişkin kamuoyuna sunduğu retorik de kolayca kenara konulabilecek cinsten değil. Ülkemize saldırı, dış mihrak, karanlık odaklar gibi çok bilindik öznelere atfedilen nedenselliğin ülkemizde alıcısının çok olacağını tahmin edebiliriz. Bunu “halk cahil, ne söylense inanıyor” kolaycılığı ile açıklayanlara diyecek bir sözüm yok. Gerçek bu değil.
Ekonomik kriz sadece Türkiye’de değil ve tek nedeni de iç nedenler değil, herkes bunun farkında. İç nedenlerden kaynaklanan kısmı için gerekli eleştiriler toplumda gündemde geliyor, iktidar yanıt veriyor, proje veya çözüm önerisi geliştiriyor. Seçmenin daha önce siyasi pragmatizme karşı geliştirdiği kendi pragmatizmi yine devrede olabilir. Bunu en kestirme şöyle izah edebiliriz: Seçmen krizi kim var ettiyse onun çözmesini isteyebilir.
Seçmenin krizi doğuran kimi nedenlerden Ak Parti’yi sorumlu görmesi doğaldır, ancak bunun çözümünü bir yerel seçimde onun rakibinden bekleyecektir diye beklenemez. Krizin patladığı Ağustos ayından bu yana daha bir yıl bile olmadan, daha çok yeni yapılmış cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçlarından farklı bir şey beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.
Bana göre, ekonomik şartlar (ve yakın zamanda çok seçim yapmış olmak) her partinin tabanında belli bir küskünler topluluğu yaratmış olabilir ve biz bunu partilerin kendi tabanlarını sandığa gitmek için sürekli olarak motive etmeye çalışmasından da anlıyoruz. Özellikle Ak Parti tabanında çok yeni olan bir ittifak ortamı içinde “nasıl olsa yine kazanırız” duygusu oluşursa, bu partinin aleyhine olur. Erdoğan’ın sürekli olarak tabanı motive etme gayretinin ve belki biraz da yarışın kilit yerlerde başa baş gittiği algısının verilmesinin bir nedeni de bu boşluğun oluşmasının istenmemesi olabilir.
Son soru ise şu olmalı:
4) Adaylar fark yaratabilir mi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydanlarda olması “hayrola yerel seçim yapmıyor muyuz” gibi veya “belediyeleri de kendisi mi yönetecek” eleştirilerine konu oluyor. Nafile. Seçmen Erdoğan’ı görmek zorunda. Değil yerel seçim, halkın yarısına okul alışverişine Erdoğan’la gitmek ister misiniz diye sorsan, onda da kendisinin görüşünü kabul ededecek çok insan çıkar. Erdoğan baş aktör. Proaktif. O sahnede yoksa, toplum buna başka açıklamalar ve anlamlar bulacaktır. Erdoğan ortada olmak ve ana temayı belirlemek zorundadır.
Son haftalarda Erdoğan ile İstanbul adayı Binali Yıldırım’ın üslupları arasındaki fark da tartışılıyor. Çok dikkat çekici ve ilginç bir konu. Aslında üslup farkının nedenini anlamak çok kolay: Üslupları zaten farklı. Bunun bir yerel seçim olması nedeniyle Erdoğan kendi gibi konuşabiliyor, Yıldırım da kendi gibi. Böylece retorikleri daralmıyor, aksine genişliyor. Erdoğan seçmene yön veriyor ve 81 ildeki duygu ve düşünceleri konsolide etmeye çalışıyor. Söylemleri daha sert ve geniş perspektifte. Alışıldığı gibi. Toplumun kendisinden beklediği gibi. Yıldırım da İstanbul’a uygun ilerliyor.
CHP adayı İmamoğlu’nun Külliye’de Erdoğan’ı ziyaretle başlayan kampanyası için uzun zamandır en iyi muhalif kampanya olduğunu söyleyebilirim. Kazanamazsa CHP hakkında yaygın duygular nedeniyle kazanamayabilir. CHP’nin böyle bir sorunu var ve CHP böyle bir sorunu yokmuş gibi hayatına devam etmeyi tercih ediyor. İmamoğlu ise partisinden farklı davranarak güçlü bir profil ortaya koymayı başardı bugüne kadar. Seçmenin ona bakınca “bu yapabilir” diye düşünebileceği bir imajı ve iletişimi var. CHP’nin adayı olmasa çok daha fark yaratabilirdi. Bir de süre tabi. Aday olana kadar ülkenin gündeminde olan, yakın tanınan biri değildi. Bu da bir dezavantaj. Muharrem İnce’den daha iyi bir aday olduğu kesin, CHP doğru bir tercih yapmış ama dediğim gibi, CHP’nin başka retorik sorunları var ve çözmek üzere yaptığı bir çalışmayı henüz gören veya bilen yok.
Mansur Yavaş da Ankara’da çıkabilecek en güçlü isimdi. Karşısına Özhaseki’nin çıkması çok sıkı bir yarış ortaya çıkarttı. Her ikisi de çok dikkatli tavırlar aldılar bugünde dek. Yavaş’ı dışarıdan, Özhaseki’yi içeriden çekiştiren çok oldu ama ikisi de krizlerini iyi yönettiler. Bakalım seçmen hangi ismi tercih edecek? Bu tercihte “Özhaseki ile Erdoğan uyumu bize daha çok şey kazandırır” hesabı mı etkili olur, yoksa “Özhaseki de seçilse Erdoğan yönetecek” diye kararlarda Erdoğan sempatisi veya antipatisi etkili olur, göreceğiz. Binali Yıldırım bu sınavdan daha önce geçtiği için kendisiyle ilgili İstanbul’da böyle bir soru işareti olduğunu hiç sanmıyorum.
İzmir için ne diyeyim; İzmir İzmir olduğu için aday ne kadar fark ediyormuş, görelim.
Diğer illerde de cumhurbaşkanlığı seçimlerine yakın sonuçlar gelmesi beklenebilir.
Adaylar bu seçimde aday gösterildikleri yerdeki ilişkileriyle fark yaratabilir. Yoksa her yer için söylüyorum, bu kadar kısa sürede adayın fark yaratması, reklam filmleri, ziyaretler, konuşmalar etkili olamaz. Reklamların bir konuşulma etkisi oluyor, kampanya merkezlerinde adayların ve ekiplerinin bundan heyecanlandıklarına eminim. Ancak hiçbir reklam kampanyası sonuca etki edemez. Reklamın böyle bir etkisi yok demiyorum, aksine var. Seçmenin böyle bir tutumu yok.
Benimse seçimle ilgili duygularımı yazılarımı okuyanlar bilir. Bir günlüğüne de olsa, kimsenin millete tepeden bakamadığı, ortalığa hoş, tatlı bir sessizliğin yayıldığı gizemli günlerdir seçim günleri. Ben severim. Millet olmanın, bağımsız olmanın, hür olmanın, birey olmanın kutsandığı bir gündür.
Sandıklar açıldıktan sonrası siyasi hesabı olanları ilgilendirir. Ben 1 Nisan sabahı hayatıma kaldığı yerden aynı duygular, aynı düşünceler ve aynı taleplerle devam edeceğim. Çünkü siyasi bir hesaba dahil değilim. Ülkemi seviyorum. Ülkemiz için hepimiz sonuçlar ne olursa olsun çok çalışmamız gerektiğini unutmadan devam etmeliyiz.
Kazanan her zaman insanlık olsun.