Mecliste grubu bulunan siyasi partiler için meclis mesaisi salı günleri başlar. Önce grup toplantıları yapılır. Sonra genel kurul oturumları yapılır. Vekiller için normal bir mesai günü olan salı günleri, bizim için bir kabusa dönüyor. Grup toplantılarında kullanılan söylemler, izlenen üslup ve sertlik, takip edenlerin adeta yaşam enerjisini alıyor. Salı gününden başlayarak herkesi bir negatiflik ve karamsarlık sarıyor.

Peki, siyasi husumete alışkın olmamıza rağmen neden böyle hissediyoruz?

1. Grup toplantıları canlı yayınlanıyor.

Eğer TV’den grup konuşmalarını takip ederseniz bundan etkilenmemeniz mümkün değil. Bu ülkenin neresinde yaşarsanız yaşayın, kim olursanız olun, hepimiz politikanın paydaşlarıyız.

Takım tutan biri, nasıl canlı yayınlanan bir maçı izlerken heyecanlanırsa, politikada bir görüşe daha yakın duran bizler de canlı yayınlanan konuşmalardan etkileniriz. Bu yayınların, taktik açıdan siyasi liderlerin işine geldiğini de özellikle belirtmeliyim. Siyasi husumetin zirvede olduğu 90’lı yıllarda gruplar canlı yayınlanmadığı için toplumda kötü etki oluşturmuyordu.

2. Toplum siyaseten kamplaştırılıyor.

Muhalefetin “her iki kişiden biri iktidara oy veriyor” şeklindeki analizi, iktidarın “yüzde 50’yi evde zor tutuyorum” çıkışı, siyasi kamplaştırma çabasının tezahürü. Tabi bu da bir taktik.

İdeolojik olarak hiçbir partinin yüzde 50 oy gücü olmadığı için, bu oy oranını korumanın bir yolu da bu kitleyi birlik ve beraberlik içindeymiş gibi sunma belagatine bağlı. Böylece, siyasi kampların arka arkaya gruplarında konuştuğu salı günleri, ayrışmanın etkisi de zirve yapıyor.

3. İktidar, konuşmak yerine bağırmayı tercih ediyor.

Aslında iktidar partisinde bağıran tek yönetici, Başbakan Erdoğan. Kılıçdaroğlu ve Bahçeli de bağırıyor ama onlar zaten muhalefet olduğu için belagatteki sertlik de olağan bulunur. İktidar partisinin sıkı polemikçileri Bülent Arınç, Bekir Bozdağ, Burhan Kuzu gibi isimler, özellikle de parti sözcüsü Hüseyin Çelik tartışmaları alevlendirirken hiçbir zaman seslerini yükseltmiyor.

Başbakan’ın bağırmayı tercih etmesinin arkasındaki en önemli neden, Ak Parti’nin politik söylemlerini belirleyen “mağduriyet” taktiği. Bizdeki yaygın kanıya göre, mağdur olan “yandım anam” diye bağırır. Ak Parti’nin “mağduruz” mesajını tamamlayan en iyi belagat türü, her şeye bağırarak sert tepki vermek. Medeni olmayan ama etkili bir söylem.

4. Muhalefet gündemi yönetemiyor.

Siyasi iklimde, iktidarın sorumluluğu kadar muhalefetin de payı var. Muhalefet, iktidarın etkin ve sert söylemleri karşısında gündem yönetimi yapamıyor. Grup konuşmaları da canlı olarak yayınlanmasa, belki de ne konuştuklarını asla duymayacağız. Burada herkesin aklına, medya sahiplerinin iktidarın etkisinde olması geliyor olsa da, buna rağmen etkili bir gündem yönetimi yapılabilir. Ancak muhalefet partilerinin, uzun zamandır iktidar partisini köşeye sıkıştıracak bir konuyla ülkenin gündemine gelmediklerini de açıkça görmek gerek. Başbakan’ın gruptaki sert konuşmaları, bir şekilde gözleri muhalefete çevirdiği için, muhalefet Başbakan’a dua etmeli.

5. Medyadaki bölünmüşlük şiddet etkisini artırıyor.

Siyasette olup bitenleri medyada tarafsız bir biçimde okumak mümkün değil. Elbette her medya kuruluşu, siyasi gündemi ele alırken belli bir ses tonu belirliyor. Buna hakları var.

Tabi, medyanın siyasi görüş açısından ayrılmış olması, grup konuşmalarının yansımasıyla iyice belirgin hale geliyor. Salı günü yapılan konuşmaların etkisi çarşamba günleri medyada yer buluyor. Köşe yazarlarının çarşamba gündemine bakarak yazdığı yazılar da perşembe günü yayımlanıyor. Keza haber kanallarındaki gündem de öyle. Böylece salı başlayan şiddet, haftanın ilerleyen günlerinde de etkisini sürdürerek milletin nabzını da etkiliyor.

demirel

 

>>> 90’lı yılların neredeyse tamamı siyasi bölünmelerle geçti. Bu süreçte Turgut Özal ile Süleyman Demirel arasında ne kavgalar, ne olaylar yaşanmıştı. İkili, birbirlerine hakarete varacak ifadelerle seslenir ama her fırsatta da buluşup konuşurdu. Her ne kadar, görüşmeden bir uzlaşma çıkmayacak olsa da, diyaloğa ve medya önünde tokalaşmaya önem verirlerdi. <<<

 

Başka bir siyasi iklim mümkün mü?

Elbette. Farklı görüşler, kamplaşmış bile olsalar karşılıklı görüşebilir. Ancak bizim ülkemizde böyle bir iletişim kültürü yok. Biz ya fazla samimi olup yılışık bir ilişki kuruyoruz veya tamamen ayrışıp, düşman olmaktan beter bir nefret söylemi kullanıyoruz. Oysa bu iki uç tavrın arasında yer alan daha medeni bir ilişki iklimi içinde yaşayabiliriz.

Burada görev iktidar partisine düşüyor. 12 yıldır tek başına iktidar olan bir partinin rakipleri, onun huzuruna gitme fikrini, bir kompleks içinde, aşağılayıcı bulabilir. Oysa pozisyon olarak zaten üstün olan iktidar partisi, tüm rakipleriyle ve hatta meclis dışındaki etkin muhalefetle de, düzenli ve sağlıklı bir ilişki ve iletişim yönetebilir.

Başbakan, muhalefet liderlerini yüz yüze görüşmeye ikna etmeli ve bunu belli bir gündem ve ajandayla sürdürmeli. Hiçbir konuda anlaşamıyor olsalar da, buluşup konuştukları, birlikte tartıştıkları toplantılar yapmalılar. Bu toplantıların öncesinde de, medyaya elele poz vermeliler. Partilerin üst yöneticileri de medyaya güzel görüntü vererek, buluşup konuşmalı.

Bu yapılırsa, iklim de değişir, dil de. Toplumdaki şiddet eğilimi de azalır.

© Görsel: Milliyet blogdan alınmıştır.