Excellence: Or (The Unexpected Virtue of Ambition)
Birdman ve Whiplash üzerine…
Bu yılın Oscar törenlerine ben ev sahipliği yapıyor olsaydım çıkışta irmik helvası kavurur davetlilere dağıtırdım. Ertesi gün de Akademi’ye gönderirdim. Çünkü bu yılki Oscar’ların iki yıldızı Birdman ve Whiplash, çağımızın ölen değerlerini ve yaşanan büyük kültürel değişimi dert edinmişti. İkisinin de derdi, bir dönem önce üzerine bir kültür inşa edilmiş olan değerlerin yerine, bugün başka değerler üzerine inşa edilen yeni bir kültürün yerleşmiş olmasıydı.
Önce Birdman’i izledim. Sonra Whiplash’i. Whiplash’te, despot hoca Terence Fletcher filmin henüz başlarında trompetçilerden birine akordun bozuk olduğunu iddia ediyor ve trompetçinin korkarak kendisine akortla ilgili net bir yanıt verememesi karşısında onu eğitimden kovuyordu. Buraya kadar bu tutum bildik bir despotluk veya kabalık olarak görülebilir. Ancak sınıftan kovduğu trompetçinin arkasından “akordu bozuk olan o değildi” deyince işler değişti. Aslında kendisi bir sahne kurmuştu.
Fletcher “ya benim caz grubumu sabote ediyor ya da akordunun bozuk olduğunun farkında değil, ki bu daha kötü” diyordu. Medyada, şirketlerde, konferanslarda Y kuşağına bu tip tavır sergilenmemesi gerektiği en az on yıldır anlatılırken, böyle bir hikayeyle gişeye çıkmak cesaret işi. İnsanların bu filmi izleyip burada sadece “genç bir davulcunun bir manyak karşısındaki azmini” gördüğüne şüphem yok. Star Wars’ta da en çok Darth Vader ve ışın kılıçları ilgi görmüştü.
Çünkü burada gösterilen dünya bitti. Bu kültür bitti. Perdede bile olsa, insanlara böyle bir dünya olduğunu, insanın gelişiminin sınırlarının olmadığını hatırlatmaya kalkmak delilik. Nihayet filmin sonlarına doğru, Fletcher öğrencisiyle buluştuğu kafede, filmin esas derdini anlatıyor:
“Dilimizde şu iki kelimeden daha tehlikeli bir söz yoktur” diyor.
“İyi iş” – (Good job)…
*
Konunun bir konservatuvarda geçmesi, seçilen müzik türünün caz olması gibi detaylar ustaca. Durup dururken bir müzik hocası mükemmellik arayışının peşine düşse bu cazın, sanatın veya insanın mükemmeli arayışı değil, sadece onun kendi mükemmelini arayışı olurdu. Diyebilirim ki, insanın kendi zevki için mükemmellik araması ile mükemmel olanı aramak arasında fark vardır.
Bu nedenle filmde caz müziğin seçilmiş olması, aslında bu müzik türü hakkında biraz fikri olanlar nezdinde Terence Fletcher’ın tarzına bir meşruiyet kazandırıyor. Ancak bazı noktalarda gösterdiği acımasız tavırlar, izleyiciye önce manyak bir hocanın elinde acı çeken bir öğrenci gösteriyor olsa da, aslında öğrencinin (Andrew) kız arkadaşıyla sohbeti sırasında ifade ettiği (kızın ‘neden bu okuldasın’ sorusuna verdiği) “çünkü burası en iyi okul” yanıtı yine olanların meşruiyet kazanmasını sağlıyor. En iyi olma hayali kuran genç ile en iyiyi bulmayı hayal eden hocanın buluşması.
Bu anlatım ustalığı Birdman’de de var. Ama önce Whiplash’in derdini anlamaya çalışalım.
İnsanların, başkasının emeğini ve performansını “good job” (iyiydi) diyerek takdir etmesini büyük bir yanlış olarak tanımlayan Terence Fletcher, bu nedenle insanların artık (olan kadarıyla yetinip) gerçek potansiyelini bulamadığını anlatıyor. Bir anlamda Y kuşağına atfedilen “özgüvenli” övgüsü hakkında benim de sahip olduğum en büyük soru işaretini de ortaya bırakıyor. Özgüven, asla en iyiye ve mükemmele kendini zorlamamış bir kuşağın kendi kendine duyduğu memnuniyet hissinin (olanla yetinip veya olandan mutluluk çıkarmaya gayret edip mutlu görünmesinin) bir yansıması mıdır? Yoksa özgüven; insanın belini büken, azıcık bir inancı bile kıran, kolayı bile zorlaştırdıktan ve yapılanı asla beğenmedikten sonra bile yine ayağa kalkıp mücadele etmeni bekleyen bir sisteme karşı ayakta kalmayı başarıp, orada yeni bir “ben” inşa etmekten korkmamak ve bunu başarmak mıdır?
Whiplash başlayıp bitene kadar Andrew kaç kez ölüp yeniden dirildi?
*
Usta-çırak eğitiminin son bulmasına neden olan, son yirmi yıldaki büyük kültür değişimi, bir yandan daha özgür (!) ve ne istediğini bilen bireyler ortaya çıkarırken, bir yandan da her işte en iyiyi, hatta mükemmeli aramanın da sonunu getirdi. Gelişen sektörler, büyüyen ekonomi ve durmadan ilerleyen bir teknoloji karşısında daha kırılgan ve zayıf bir insan ortaya çıktı.
Usta-çırak eğitiminin (arkasından fatiha okuyalım) içindeki kavramlar gerçek anlamını yitirdi. Usta yerine, kendine usta denilmesini isteyen, ustalığı kendinden menkul uzmanlar türedi. Bunların çoğu aslında birbirinin yazdığını okuyarak bilgi edinen, kopyacılardı. Ustalaşmıyor, bilgiyi yayıyorlardı.
Ustalaşmadıkları için çırak yetiştirme becerileri yoktu. Çünkü bir ustanın elinde yetişmemiş, sadece yazılmış, üretilmiş olanı beceriyle kopyalamıştı. Kimde ustalık becerisi, kimde hırs, kimde yetenek olduğunu bir bakışta fark edecek ve onu bu zorlu yola sokmayı başaracak iradeleri de olamıyordu.
Bir konumlandırma becerisiyle, kendini şöhret etmek üzere konumluyor ve bu konumu tehdit eden veya edebilecek olan herkesi de yok ediyordu. Benim daha önceki yazılarımda adına entelektüel zulüm dediğim bir hiçlik kavgası bu. Çağımızın boşluklarından yararlanan bir güç kirliliği…
Ustalaşmak yerine “kariyer yapmak” kavramı yerleşince insanlar kariyer yapmalarının önünü açacak liderlere yanaşacak ve kendilerini onlara beğendirecek tutumları geliştirdiler. Böylece bugün geçerli yeni kodlar ortaya çıktı, binlerce yıllık usta-çırak kodları yok oldu.
Ustalık kodlarında kolaylaştırmak yoktur, zorlaştırmak vardır. Yardım etmek yoktur, usta cevap vermez. Şans vermek vardır, acımak yoktur. Terence da, Andrew ve diğer davulculara hep şans verdi. Adil oldu ama acımadı. Bunun nedeni Terence’ın acımasız bir insan olması değil, verdiği eğitimle yetişecek insanların acıya en dayanıklı şekilde yetişmelerini sağlamaktı.
Yani “benim için” değil, “senin için” faydası olan bir acı. Eskiler buna “diğergamlık” diyor. Açıkçası film boyunca da gösterdiği katılık ve otoriterliğin Terence’a bir değer kattığını veya yararı olduğunu da görmüyoruz. Hatta okuldan atılmasına neden oldu, yani kendisine zarar verdi. Ama Terence, mükemmeli kendisi için değil, icra ettikleri caz için arıyordu. Yani hakem, cazdı. Caz bir meydan okumaydı ve mükemmel olmalıydı.
Filmi izlerken aklıma hep Dücane Cündioğlu’nun sıklıkla söylediği “kırılmak istemiyorsan kimseye ayna olma” sözleri geldi. Yani, eh be Terence hoca, “yeni bir Charlie Parker çıkar mı” bundan sana ne? Sen işine bak. Dersini ver, maaşını al, işini yürüt. Çarkın dönsün…
Sen mi kurtaracaksın Andrew denen yeni yetmeyi?

Bir usta becerisi olan oyun oynama becerisi de filmde sıklıkla gösteriliyor. Terence akordu bozuk trompeti bulmaya çalışırken öğrencisine bir oyun oynuyor. Öğrenci cevap veremediği için onu sınıfından kovuyor. Nota kağıtlarını kaybeden davulcu Trevis’i hemen ikinci sıraya alıyor. Andrew ihtiyacı olan daha fazla hırsı bulsun diye grubunda hiç düşünmediği davulcu Ryan’ı alıp sınıfına getiriyor. Charlie Parker, hocası kafasına zil attı diye hırslanıp dünyanın bir numaralı caz müzisyeni ve bestecisi olmuş diye kalkıp Andrew’ün kafasına sandalye fırlatıyor.
Elbette bunların amacı bu tip bir şiddetin veya sertliğin eğitimde bir rolü olmasından filan değil. Film, bir dönemin şiddetle eğitim alan insanlarının ulaştığı sonuçlarla bugün şiddetten arındırılmış bir eğitim sistemiyle aynı yeteneklerin ortaya çıkmıyor olmasına da dikkat çekiyor. Bugün herhangi bir alanda şiddetten medet ummak veya benzer bir yöntemi övmek doğru değil. Sonunda yeni bir Charlie Parker bulacağız diye onlarca da ceset yaratmanın bir gereği yok. Ancak kontrollü (yani oyun planı içinde) bir baskı ortamı, ancak bir ustanın elinden çıktığı sürece işe yarayabilir.
Buna da değer mi, tartışılır. Çünkü dünya şimdilerde davulu çalanın ustalığıyla değil, Spotify’da kendi şarkı listesini yapıp aleme göstermeye çalışmakla ilgileniyor. Me, me, me yani…
*
Dönelim bizim usta-çırağa…
Terence Fletcher’ın kasıtlı çıkardığı kasırga karşısında eğilen Andrew (Miles Teller) buna nasıl hırsıyla yanıt verdiğinde yıkılmayacak şekilde ayakta kalmayı öğreniyorsa, filmin başında daha basit bir akort sorusu karşısında kırılan ve cevap veremeyen de sistemden eleniyor.
Burada “hangi sistemden eleniyor” sorusu da önemli. Unutmamak gerekir ki, burada pısırık trompet öğrencisinin elendiği, hırslı Andrew’in bir davul virtüözüne dönüştüğü sistem Terence Fletcher’ın sistemidir. Dünyada bugün bu sistem hemen tüm organizasyonlardan kalkmıştır. Şimdi bir hoca, “hanginizin akordu bozuk” diye sorduğu zaman, akordu bozuk olan bulunur, akordunu düzeltmesi rica edilir, yapamazsa yardım edilir, bunu yapmak ona sıkıcı geliyorsa akort etme işini daha eğlenceli bir hale getirecek projeler hazırlanır falan filan…
Pudralanır, altı bağlanır, kundaklanır, ninniler söylenerek uyutulur!
Terence’ın sınıftan kovduğu öğrenciden trompetçi olmaz sanmayın. Bal gibi olur. Trompet çalar, para kazanır, ailesine bakar, hatta ileride kendine güveni gelince bir trompet grubu da (dikkat edin caz grubu demiyorum, bu tür tipler ileride ancak benzerleriyle buluşabilir) kurar, başarılı olur.
Grupta akordu bozuk bir trompet olduğunu sadece usta bir kulak duyabiliyorsa, kulakları usta olmayan dinleyicilerin olduğu bir dünyada hasbelkader eğitim almış her trompetçi başarılı olur.
Terence gibi birinin kovmaktan beter ettiği biri ömrü boyunca alkışlanabilir.
Böylece herkes mutlu olur!
(and they lived happily ever after…)
Dünyada bir dönem kapandıktan sonra arkasından bu tür filmler yapmak da, bir kuşağın kendi kendine geçmiş romantizmini yaşama arzusundan başka bir şey değil.

*
Whiplash senaryosunda (Andrew’a kamyon çarpması haricinde) zorlama yok. Çağımız insanı gibi, Andrew da, hocasının zorlaması karşısında defalarca zorlandı; nihayet fiziken devam etmesinin mümkün olmadığı bir yerde o da eğitimini ve davul çalmayı bıraktı.
Bir hayal Andrew için yarım kalmıştı. Sanırım biz insanlar, yarım kalan bir hayalimizin devam etmesi için bir fırsat bulduğumuzda onu tekrar denemek istiyoruz. Bizi bu tekrara motive eden duygunun hırs olduğuna inanıyorum. Başarılı olmanın anahtarı da bence, hırs.
Hırs sanıldığı gibi kötü bir araç mıdır yoksa her şey gibi o da ayarsız kullanıldığı zaman mı zarar vermektedir, kararı size bırakıyorum. Benim yorumumu zaten tahmin edersiniz.
Hırs, modern toplum tarafından biraz ayıplanıyor olsa da, insanın “kendini gerçekleştirmek” adı verilen en üst düzey ihtiyacını da tarif ediyor. Eğer hırslı insanları veya bizzat hırsın kendisini ahlâk felsefesiyle yargılayacaksak, o halde aidiyetin, saygının ve sevginin bile üzerine yerleştirilmiş bu kendini gerçekleştirme ihtiyacını oraya yazandan da hesap sormamız gerekir.
*

Akademi, 1976’da tıpkı Andrew gibi dayak yedikçe ayağa kalkıp dövüşen, yıkılmayan, aileden fakir, bir Amerikan rüyasına meze edilecekken herkesi şaşırtıp dünya şampiyonuna meydan okuyan Rocky Balboa’nın hikâyesini konu alan Rocky filmine En İyi Film Oscar ödülü vermişti. (Rocky ve Andrew çok benziyor…)
Balboa da Andrew gibi, geldiği yerde bir hiçti, ailesiyle bağları yoktu, kadınlarla arası iyi değildi ve bir ilişki yürütmeyi bilmiyordu. Bildiği tek şey dayak yemekti. O kadar iyi dayak yiyordu ki, her yere yığıldığında ayağa kalkıp tekrar dayak yiyordu. Ama nakavt olmuyordu.
Yenemiyordu ama yenilmiyordu da.
Onu çalıştıran hocası Mickey de Rocky’ye sürekli hakaret eder, onu aşağılar, Rocky’nin de sürekli hevesi kırılırdı. Her maçtan önce yapamayacağım diye oturur ağlar, bir boksörden beklenmeyecek çekingenliğine ve korkaklığına, ona çok inanan karısı (meşhur Adrian) çare olmaya çalışırdı.
Rocky bir sevgi filmi değildi, Whiplash de bir aşk hikayesi değil. Etrafımızda veya karşımızda kimin olduğunu değil, bizim kim olduğumuzu ve varmak istediğimiz sonuç için ortaya ne koymaya hazır olduğumuzu soruyor. Tıpkı Star Wars izleyen herkesin filmin anti kahramanı Darth Vader’a ilgi duyması gibi, Whiplash’te de otoriter hoca Terence dikkat çekti. Performansıyla, kazandığı Oscar ödülünü bence de hak ediyor ama hikâyede esas konu Terence’ın ne yaptığı değil, buna bizim gibi sıradan insanların ne tepki verecek olduğudur.
Filmin en sıcak anlarında Andrew ile davulun başında yarışan, mücadele eden diğer iki davulcunun nereye ulaştığını filmin sonunda Terence anlatıyor. İkisi de ayrı alanlara yelken açmıştı. Eğer iki insanla rekabete girdim diye onları aynı zamanda “rakip” zannederseniz, ileride sizle rekabet bile etmeyecek insanları da kendinize aşılması gereken engeller olarak alırsınız.
Kendinize ustayı rakip olarak alırsanız, tek bir ustayı aşmaya çalışırsanız, herkesi aşarsınız.
Sonrasında kimin davulcu olup olmadığı da böylece sizi ilgilendirmez.
*

Birdman: Veya (Cehaletin Umulmayan Erdemi) filmi, En İyi Film seçilmek için fazla lüks ve derin bir konuya sahip. Filmin tamamı metaforlar üzerine inşa edilmiş. İsmi harika:
Birdman: Or (The Unexpected Virtue of Ignorance)
Ben olsam şöyle çevirirdim: Birdman: Veya (Gamsızlığın Beklenmedik Erdemi)
Kimse cehaletin veya gamsızlığın bir erdemi olduğuna inanmaz. Film öncelikle bunda bir erdem saklı olduğunu anlatıyor. Filmin ana karakteri Riggan (Michael Keaton) kendisine şöhret ve başarı getiren Birdman filmindeki rolünden sonra bu kez Broadway’da yapımcı ve yönetmen olarak başarı arıyor.
Filmin ana konusu arayışlar. Açılıştaki doğum metaforu ve “bu dünyada ne işimiz var” konulu monolog zaten ana konuyu açıklıyor. Bunun üzerine, hikâye başlıyor ve soruyu soranın bir tiyatroda olduğunu anlıyoruz. Tiyatro, dünya yerine konulabilecek en sağlam metafor.
En İyi Yönetmen Oscar ödülünü kazanan yönetmen Alejandro Inarritu, En İyi Özgün Senaryo Oscar ödülünü alan senaristlerden de biri. Filmde sahneye konmak istenen oyunun adı ise “What We Talk About When We Talk About Love” – Aşktan Bahsederken Aslında Neden Bahsederiz…
Dünya bir tiyatro ve biz de sahnede iki oyunculuk tipinden birini benimsiyoruz: Metne sadık kalanlar veya doğaçlama yapanlar. Yani, metne bakmadan hayatın gelişine oynayanlar.
Oynadığımız oyun da, bir konudan bahsederken aslında neden bahsediyor olduğumuz. Yani bir şey söylerken aslında başka bir şey söylüyor olmamız. Riggan’ın sinemada başarıya ve şöhrete ulaştığı karakterin Birdman (Kuş Adam) olması da ilginç bir metafor. Çünkü insanoğlu özgür olmayı kuşlar gibi hür uçmaya bağlarken, kendini tüm canlılar arasında en büyük özgürlüğe kavuşturan dilini (yani düşüncenin dünyaya açılan kapısını) ise hapsediyor. Film tam bir metafor krallığı.

Riggan’ın aksine, oyuna sonradan dahil olan oyuncu Mike (Edward Norton) sahnede doğaçlama yapmayı seviyor ama sahneden indiği zaman kendini ifade edemiyor. Filmde esas aradığı ve ihtiyacı olan şeyi açıklıkla ifade edebilen ve hatta neyi aradığını net anladığımız bir tip de yok. Esas olarak çağımız insanının, kendini çok önemsediği halde kendiyle arasında büyük bir boşluğun açıldığını da gösteriyor. Filme yön veren ana karakterlerden biri olan Riggan’ın iç sesi (nefsi) de bu nedenle filmde önemli bir yer tutuyor. Çünkü henüz onunla anlaşamıyoruz ki, onun dışında olanla bir bağ veya ilişki kurabilelim.
Film, aslında Whiplash’in bıraktığı yerin bir adım önünde başlıyor. Herkes hayalinde olan şeyi yapıyor, hayallerine ulaşıyor ama kimse arayışını tamamlayamamış. Peki hedeflerine ulaştığı halde insanları bu arayışta eksik bırakan şey ne?
Filmin hikâyesine göre eksik olan şey kendimizle aramızdaki mesafe. Kendimizle çözemediğimiz şeyler. Özgüven ve sevgi noksanlığının önce insanın kendiyle arasını açtığını ve bunun sonucunda her şeyin birbiriyle arasını açtığını anlatıyor. Sanki Tanrı parçacığını aramaya çıkıyor ve filmin sonunda da tıpkı Tanrı parçacığı gibi -orada olduğundan emin olduğumuz halde onu bulamadan- sona eriyor.
Filmin baş karakteri Riggan, filmdeki tüm karakterler arasında ne aradığı konusunda en net yanıtları olan tip aynı zamanda… Ve tıpkı Whiplash’te Andrew’e olduğu gibi, burada da en sert sınav soruları Riggan’a geliyor. Kendine yeni bir itibar aramaya çıktığı Broadway’de gala sırasında donla sokakta kalarak gülünç duruma düşmesi (kalabalığın ilgisini çekiyor çünkü bunun ilginç bulunduğu bir çağdayız) ama bunu bile dert etmeyip yine sahneye dönmesi, çıktığı yolun sonunda bir yere ulaşmak için gösterdiği hırsa karşılık verdiği sınav. Riggan sınavı geçemiyor ve sahnede silahı şakağına dayayarak her şeye son vermek istiyor.
Whiplash’e göre biz insanlar nereye varacağımızı bilmiyoruz. Birdman’e göre ise varmak istediğimiz yere neden varmak istediğimizin farkında değiliz. Bu nedenle Inarritu, hedef koymanın getirdiği boşluklara karşılık, gamsızlığın bir erdemi olabileceğini anlatıyor. İster doğumda, ister ölümde bul; görmezden gelebilmenin, önemsemeden ilerleyebilmenin bir yaşamsal hafifliği var ve bunu içselleştirerek yaşayabilirseniz bunun bir erdemi var. Tasavvufun “marifet” saydığı şey yani…
Aynı anda hem sahne, hem yönetmen, hem senaryo, hem başrol oyuncusu, hem yardımcı oyuncu, hem dekor, hem müzik, hem de efekt olamazsınız. Akademi’nin “oğlum nereye gidiyo bu dünya la” dediği bir döneme denk gelmiş olacak ki, bu iki film de ödüllere damga vurdu. Inarritu’yu, varoluşun bin yıllık metaforlarına dayandırdığı bu çağ gerisi ama müthiş sinematografik hikâyesinden ötürü tebrik ediyorum. Film tek kelimeyle harika bir film. Whiplash de öyle.
Son olarak dikkatimi çeken şey de bu iki filmin müziklerinin ana unsurunun bateri olmasıydı.

Whiplash’te başrol oynayan bateri, Birdman’de de filmin ana unsurlarından biri haline getirilmişti. Bundan da metafor çıkar mı derseniz, ayrı bir yazı konusu olacak kadar anlatabilirim ama yazıya artık bir son vermem gerektiği için şunu söyleyeyim:
“Bizim bu dünyada ne işimiz var” diye sorarak başlayan bir filmin, eskiden gemilerde kürek çeken kölelere ritm veren davul gibi kullanılmış olması hepimizin bedenimizin ve nefsimizin birer kölesi olduğunu anlatıyor da diyebilirim, aynı zamanda “neden davul değil de bateri kullanılmış” diye sorduğumda ise davul yaşamayı yani kalp atışlarını sembolize eder, ritmi vardır ama melodisi yoktur, oysa Birdman insanın yalnızlığını anlatırken kendi iç dünyasındaki çok sesliliği tek bir enstrümanın kendi çok sesliliğiyle vermek istemiş de diyebilirim. İnsanın iç dünyası çok seslidir ama insan tek bir enstrümandır.
Aksiyon kuşağına böyle ödüllü filmler vermeye ne gerek var ve bu konular kimin umrunda bilmiyorum. Ama sonuna kadar okuyabildiyseniz size de teşekkür ederim. Fırsat bulunca, sakin kafayla her iki filmi de izlemenizi tavsiye ederim. Bu konular beni kasar diyenlere ise Mr. Bean Holiday önerisini verebilirim, hayatında en ufak bir şeyi bile sorgulamadan sonuca ulaşmayı başaran bir adam olarak bence Mr. Bean tüm entelektüel film karakterlerine on basar.
*
Bence mükemmellik hakkında yapılması gereken en önemli tartışma bu:
Mükemmeli aramak tekamülün bir gereği midir, yoksa insanoğlunun hep daha ileri bir noktaya ulaşmak istemesinin arkasında hırs mı rol oynamaktadır? Buna verdiğiniz cevap, Birdman’in sorduğu soruya nasıl bir cevap verdiğinizi de gösterecek.
Bu dünyada ne işimiz var?
Ve ben de soruyorum:
Hırs, bizi mükemmele ulaştıracak beklenmedik erdem olabilir mi? Yoksa mükemmelliğin bizzat kendisi bir hırs göstergesi midir?
Terence Fletcher ve Inarritu’nun cevaplarını izledik. Sizce cevabı ne?
