İktidar kim olacak diye tartışıyor ya herkes, gerçekten iktidar olmayı çok önemsediğimizin farkına vardım. Olması gerekenden çok daha üstün ve fazla değer yüklüyoruz iktidar olmaya.
Arapça’dan dilimize geçen iktidar, bir işi yapabilme gücü, yetkisi anlamına geliyor. Sıfatı da muktedir. Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu son dönemde “iktidar oldu, muktedir olamadı” diye bir söz atıldı ortaya. Yani siyaseten iktidara geldi ama yönetme becerisi göstermeye gücü yetmedi anlamında. Bu sözden neden böyle anlamlar çıkıyor sizce?
Bizim gibi okumayan ve -daha da beteri- düşünmeyen toplumlarda bu kavramlar iyice özünden çıkabiliyor. Okumayan toplum derken kastım kitap okumak, eğitim almak değil, doğru şeyleri merak etmeyen bir toplum olduğumuzu kast ediyorum.
Bence sorun cehalette değil, doğru soruları soramamakta. Elbette okumuşların, okuduğunu mutlak bilgi olarak kabul etmesi ve gerekli soruları sormaması gibi bir okumuş faşizmi, bir entelektüel zulmü de var.
Bir işi yapabilme yetkisi ile gücü, geçen yüzyılda birlikte işleyen süreçlerdi. Modern dönemde, yani çağımızda bir işi yapabilmek için yetki sahibi olmak ile güç kullanmak veya güç geliştirmek çok farklı ve giderek daha fazla ayrışan yöntemler.
1990’lardan itibaren Türk siyasetine imzasını atmış bir Mesut Yılmaz için, o dönemin kafası ve bakış açısıyla, bilgisiyle, zihniyetiyle, “iktidar oldu, muktedir olamadı” eleştirisini anlarım. Çünkü bağnazlık, lidere, iktidara ve güce böyle bakar. Kimin elinde yetki ve güç varsa her şeyi onun bilmesi ve yapabilmesi gerekir diye görür. Oysa modern yönetim ilkelerine göre, bu bakış açısı gerici, demode ve hatta çağ dışıdır.
Muktedir olmak, yani mutlak iktidar sahibi olmak, yetki ve gücü elinde bulundurma becerisi değil, onu paylaştırma, yaygınlaştırma ve adil biçimde yönetme becerisidir. Bunu yapana modern lider denir. Liderin modernliği sanıldığı gibi kullandığı araçlar ve donanımdan gelmez, yönetme araçları sayesinde bu nitelik kazanılır.
Siyasete bakarsak; Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisinde geniş yetkilerin toplanmasına öncelik verdiği başbakanlığı dönemi de dahil olmak üzere, muktedir olma çabasına büyük bir anlam yüklediğini görüyoruz. Buna rağmen, her dönemde ve her konuda, her şeyin istediği gibi sonuçlanmadığını da gördük. Burada sorun liderin istediği sonucu alıp alamaması değildir. Buna odaklı bakarsanız, liderin başarısını da burada aramak zorunda kalırsınız. Oysa liderin başarısı bir işi mutlak bir sonuca bağlaması değil, bir şekilde müşterekler içinde tutmayı başarması ve belli bir pozisyonu koruyabilmesidir. Yönetim felsefesinde, geldiğiniz son noktaya dönebilme ihitmalini göze alarak, belli bir kontrol ve plan dahilinde pozisyonunuzu terk edip ilerlemeyi deneyebilirsiniz. Geri de dönebilmelisiniz.
Burada başaramamak önemli değildir, çünkü bir deneme yaparsınız ve sonuç alamayabilirsiniz. Lider ne zaman başarısız olur derseniz; denemesini yaparken olumlu bir sonuç veya ilerleme kaydedemeyeceğini anladığı yerde bir önceki pozisyonuna dönmek istediğinde, kendi tarafında veya konunun ilgili taraflarında bir şeyler değiştiyse, yani bir önceki pozisyona aynı şekilde dönemiyorsa, yani o pozisyon da kaybedildiyse işte buna başarısızlık denir.
Buna ilişkin sayısız örneği Ak Parti ile ona muhalif partiler arasında görebiliyoruz. Çünkü bunlar arasında modern yönetim felsefesine göre yönetilen tek bir yapı bile yok. Örneğin askeri vesayete son vereceğim diye yola çıkıp bunu kaldırırken bürokratik vesayet ortaya çıkıyor. Diğer yanda yargı vesayetine son vereceğim diye yola çıkılıp tek parti vesayetine dönülüyor. Aslında görüyoruz ki, vesayet anlayışı sona ermiyor, ancak el değiştiriyor. Burada şunu da anlıyoruz; yetki ve gücü kim eline geçirirse, her türlü sonucu elde etme yetkisi ve gücünün de kendine geçtiğine inanıyor. İşte bu çağdaş bir görüş ve yöntem değil.
Sadece devlet ve kamu yönetiminde değil, özel sektörde, iyi bir yöneticilik eğitimi almamış şirket içi liderlerde de benzer sorunlar vardır. Kendini müdürlük veya benzeri bir pozisyonda bulan şahıs, elinde bu yetkiler yokken davrandığından çok daha farklı davranmaya başlar ve elindeki yetki ve güç ile hareket ederek, karar vericiliği kendi iradesinde toplar. İnsanların -ben kibir demeyeceğim ama- bunda kendi benliklerine iyi gelen tılsımlı bir güç bulduklarına inanıyorum.
Freud hayatta olsa buna başka yorumlar da eklerdi. Ancak bir şekilde, zihinsel gelişimini yönetmeye ve liderliğe göre hazırlamamış insanlara ister şirket, ister parti, ister devlet yönettirin, sonuçta böyle bir insanın takip edeceği yöntemler birbiriyle aynı olacaktır.
Muktedirliği, yani iktidarın mutlaklığını bir mutlak güç olarak algılamak, bu bakış açısının yarattığı bir hatadır. Temelinde bana göre kibir veya kendini beğenmişlik yoktur. Vizyonsuzluk ve kendine güvensizlik vardır. Benim düşünceme göre, arkamdan kaç kişi geliyor diye bakana lider denmez. Lider sadece önüne ve kendine bakar. Kendine güvensizliği olmayan bir insana yetki ve güç verdiğiniz zaman, bunları kendine odaklı kullanmayacaktır, paylaşacak ve dağıtacaktır.
Bunun kamu yönetiminde olması çok zor. Mevcut sistem, anayasa ve kanunlar ile iktidarın mutlak bir iktidar, yani muktedirlik derdine düşmesini anlıyorum. Çünkü kurduğumuz sistemin o kadar çok açığı ve zayıf yanı var ki, bu yetkilerle muktedir olmayı bırakın, iktidar olmak bile çok zor. Son genel seçimde seçmenin yüzde 50’sinin oyuyla iktidara gelen partinin, her şeyi tek bir merkeze bağlamış olmasına rağmen, sistem içindeki boşluklar sayesinde nasıl içeriden karıştığını gördük.
Yetkisi ve gücü olmasına rağmen, bunları aşırı şekilde merkezileştirmiş ve kendine bağlamış olmasına rağmen engel olamadı. Her şeyi güce odaklamak yerine, yetkiye odaklasa ve “yerinden yönetim” diye bir çok sesli yönetim felsefesine geçmiş olsaydı; örneğin, yolsuzluk iddiaları ortaya çıktığında, bir yanlışlık varsa yolsuzluk yapanı hemen cezalandırıp yoluna devam edebilirdi.
Ancak siz yetki yerine güce odaklanırsanız ve gücünüzün de koca bir yapıyı tek bir liderin mutlak biçimde kontrol altında tutmasından geldiğini kitlelere anlatırsanız, bu durumda korumanız gereken tek şeyiniz de gücünüz olur. Ak Parti’nin yaşadığı krizdeki tutumu, hangi yönetim felsefesini tercih ettiğini de açıkça göstermektedir. Korkarım, diğer partilerin de yönetim felsefesi böyledir.
Şirketlerin ve koca holdinglerin bile içinde benzer tutum hataları görülebilir.
*
Modern bir lider için iktidar demek sahip olduğu yetkiyi ve gücü paylaşarak ve dağıtarak ilerlemek demektir. Yetki ve gücün bir yerde toplanması yerine, olabilecek en geniş katılımcılık ile dağıtılması gerekir. Böylece iyi veya kötü, olumlu veya olumsuz her şey liderden sorulmaz, tam tersine bir şeyler doğru gitmediği zaman lider hesap sorar ve yetkisi dahilinde çözüm önerir.
İster ekip yönetin, ister şirket, ister devlet. Yönetim felsefenizi şöyle geliştirin:
1. Merkezde değil yerinde yönetin
Kararları merkezde almayın. Merkezi sadece sistem-üstü (makro) kararları almak için kullanın. Böylece merkezin kırtasiyesini ve bürokrasisini azaltıp, tasarruf ettiğiniz zaman ve enerjiyi geleceğe yönelik iyileştirmeler ve adaptasyonlara harcayın.
2. Yerinde yönetime herkesi katın
Kararların yerinde alınmasını sağlayın ve oradaki tüm paydaşların ve hedef kitlenin tam katılım sağladığından emin olun. Salt katılımı değil, etkileşimi talep edin. Dahil olanların, çözüm önerisi, görüş ve tavsiyeler sunmasını sağlayın, onları motive edin ve güvenlerini kaybetmekten kaçının.
3. Eşitlikten önce adaleti sağlayın
Bir sistem ancak mükemmele yakın olduktan sonra onu eşitlik ayakta tutar. Eşitlikten önce sahip olduğunuz sistemi daha iyiye götürecek bilgelik adalettir. Adil şekilde herkesin belli bir seviyeye gelmesine olanak sağlayın. Unutmayın, eşitlik, eşitliğe yakın olanların talebidir. Dengesiz veya niceliksel farklara sahip olan sistemlerde eşitlik, bozukluğu da ileriye taşır. Adalet ise güven artırır.
4. Kâr odaklı değil insan odaklı yönetimi geliştirin
Kâr odaklılık yanlıştır, bunun yerine kâr hedeflilik anlayışı daha doğru bir ifade olacaktır. Kâr hedefli olmaktan vazgeçmemek gerekir ama bir yönetimin bir odağı olacaksa orada sadece insan ve beşeri değerler olmalıdır; insan, müşteri, doğa, çevre, dünya, sağlık, ruhsal iyilik ve samimiyet gibi. Odağınızda bunlar olmadan kâra odaklanmak, vahşi kapitalist ve faşist yöntemleri çağrıştıracaktır.
5. Sistemi korumaya çalışmayın, daha iyiyi arayın
Gücü sisteminizin veya liderinizin üzerine yüklemeyin, onu organizasyonun üzerinde dengeli bir biçimde dağıtın. Böylece gücünüz tek bir kişiye veya noktaya değil, tüm yapıya ait olur. Aynı metodu sistemler üzerinde de uygulayın. Sistem odaklı olmayın, sistemleri araç haline getirin. Bir sistem hem sizin, hem de ondan etkilenen herkesin sorunlarını çözüyorsa (ve kimseyi mağdur etmiyorsa) buna iyi bir sistem denir. Daha iyi olanı bulmak için kendiniz dahil olmak üzere her şeyi masaya yatırın ve bunu orta kademe yöneticilere de aşılayın. Böylece yerinden yönetimi de güçlendirmiş olursunuz.