İletişimde ulusal ve uluslararası boyutta ciddi değişimler yaşanıyor. Belki de iletişim mesleğinin en çok kullanılan kavramlarından biri olan “hedef kitle” yapı olarak, tarz olarak ve içerik olarak tamamen değişiyor. Geçen yıllarda olduğu gibi, 2016 için hazırladığım öneri listemde bu değişimin hepimizi ilgilendiren en önemli noktalarını anlatmaya çalışacağım.

Dünyayla yeniden tanışıyoruz

1. No Order – No Border (düzen yok – sınır yok) yüzyılına geçiş

Şirketinizin iletişim ve yönetim ekiplerini toplayıp hedef kitlenizle yeniden tanışmak üzere sokağa çıkmaya karar verebilirsiniz. Ne SES gruplarıyla, ne eğitim, ne cinsiyet, ne de şehirlilikle açıklayamayacağınız yeni bir sosyolojik biçimlenme evresine girdik. Bu tip hareketler organize değildir, bir yerde karar verilerek hayata geçmez ama toplumsal dinamikler tarafından tetiklendiği için durdurulamaz veya önlenemez de. Yani onu dikkatle izleyip uyum sağlamamız beklenir.

Birkaç gelişmeyi not edelim:

  • Uluslar (biz de dahil) son on yıldır muhafazakârlaşma eğiliminde
  • Muhafazakârlaşma deyince farklılıklara toleransın azalmasını ve içe kapanma isteğinin artmasını anlamamız gerekir, bu küresel olarak artıyor
  • Dünya yeni bir politik denge arıyor, bu nedenle tüm tanıdık parametreler bozuldu, tabir yerindeyse oyun yeniden yazılıyor
  • Yeni dünya düzeninde çift kutupluluk, yumuşak güç, savaş ve çatışma gibi çok tanıdık kavramlar da var, siber savaş, biyolojik terör veya düzensiz düzen gibi modern kavramlar da
  • Ben yeni düzene No Order – No Border adı veriyorum. Yani belli ve bilindik bir düzen veya sistem yok. Sistemlerin büyük bir kısmı yeni yüzyıldaki yeni küresel hedeflere ulaşabilmek için bilerek ve isteyerek bozuluyor. Aynı şekilde; sınırlar ve duvarlar da yok. Hukukun üstün olmadığı, yeni bir hukuk anlayışının oluştuğu, en ulaşılmaz olanın ulaşılır hale geldiği, bir yandan da en olamaz denilen şeylerin olabildiği, hatların ve yolların belirgin olmadığı bir ortam
  • Küreselleşme doğal sınırlarına ulaştı, daha fazla küreselleşme şansımız olmadığı için bu genişliğin getirdiği zararlardan yerelleşme ile korunmaya çalışıyoruz; bu da milliyetçilik, etnikçilik veya grupçuluk gibi görece küçük grupları doğuruyor ve besliyor
  • Yeni ekonominin eski üretim modelleriyle hiçbir ilgisi yok; yeni üretim modelinin girişim sermayesi çok düşük, kârlılığı çok yüksek
  • Sosyal medyanın üçüncü şahısları ilişkilendirme tarzı, yepyeni bir siber çevre ve özgür medya yaratıyor, iki yüz yıldır şirketlerin mesaj iletmeye çalıştığı topluluklar kendileri yayıncı (mesaj veren) haline geliyor

Tavsiyem, konuştuğunuzu düşündüğünüz (hedeflediğiniz) kitleleri gidin ve yerinde yeniden tanıyın. Araştırma şirketleriyle derinlemesine görüşmeler talep edin ve bu kitleler ne yiyor, ne içiyor, kimle görüşüyor, size, ürünlerinize veya rakiplerinize nasıl bakıyor, dünyaya nasıl bakıyor, farklı görüşlere ve konulara nasıl bakıyor buna ilişkin yepyeni bir çalışma çıkarın. Sonra bunu PR ve reklam ajanslarınıza da sunun.

Özellikle yeni toplulukları bulmaya ve onları anlamlandırmaya çalışın. Gruplaşma trendi sadece nasıl mesaj vermeniz gerektiğini değil, aynı zamanda iletişim ve reklam bütçenizi nasıl daha doğru (ve verimli) harcamanız gerektiğini de gösterir.

Bu alanda akademiden de çekinmeden destek almalısınız. Elde ettiğiniz verileri sadece kendi işinizde kullanmayın, bağlı olduğunuz mesleki birliklere veya odaların da gündemine getirin. Böylece dönüşümü ve uyumu daha hızlı başarabiliriz.

2. Video hep şampiyondur, buna aldanmayalım

Sosyal medyada her gün yeni bir trend duyabilirsiniz. Gerçek şu ki; yakın gelecekte video yakın tarihte bir çok kez olduğu gibi yeniden diğer içeriklere karşı galibiyetini ilan edecek. Video içeriklerinin artması için teknoloji şirketleri de elinden geleni yapıyor. Ancak videoyu hemen (ve bir kez daha) şampiyon ilan etmek için biraz istatistik meraklısı veya analiz özürlü olmak gerekir. Yaşı kırkın üzerinde olan herkes videonun her dönemin erişim şampiyonu olduğunu (ilan edildiğini) bilir. Bu gerçek olsa bile, elimizdeki tüm beceriyle mutlaka video yapmamız gerektiği anlamına gelmez. Video ister bir VHS kasete, ister YouTube üzerine kaydedilsin, nihayet sadece teknolojisi gelişiyor, üretimi ve kaydı kolaylaşıyor. Oysa insanlar, video kaydedici cihazlarla sevdikleri TV programlarından kolaj kasetler yaparak onu çoğaltmayı da başarıyordu. Sonra ne oldu?

Üstelik bir video çılgınlığı yaşanırken yapabileceğiniz en iyi videonun bile kısıtlı bir süre için şöhrete (başarıya) ulaşacağını ve aynı hızla unutulacağını unutmayın. İşin sırrı tekrarı veya devamı yapılabilir, akılda kalıcı, etkileyici ve en önemlisi üründen çok insana odaklı içerikleri veya bilgileri üretebilmekte.

Sosyal medya üzerinden canlı yayın trendi de yeni yılda çok konuşulacak. Bir yerde bir şey moda oldu mu, herkes ona bir yerinden katılmak ister. Deneyin ve yeter ki tamamen dışında kalmayın. Ama bundan da kısa vadede yarar beklemeyin.

Bu trendler henüz bir yere oturmuş değil ve aslında kimse bu trendlerin bizi nereye götürdüğü veya götürdüğünde neye dönüşmüş olacağımızı bilmiyor. Beş yıl sonra bir şirket etkinliğine davet ettiğiniz ve ürününüzü tercih etmesini istediğiniz iki bin kişinin, sizinle aynı anda, etkinlikten canlı yayın yapması müthiş bir erişim getirebilir ama bir yerde de kimse orada anlattıklarınızı gerçekten dinlemiş olmaz.

Bu trend sosyal medya şirketlerinin kendi üzerindeki trafiği artırmak için teknolojik kaslar geliştirmesinden başka bir hedef taşımıyor. Bence markanızı bu trende katın ama sakin kalın ve yayıncı olmak yerine, mağazanızın içinden veya markanızla ilgili yerlerden insanların hangi farklı deneyimlerle kendi takipçilerine yayın yapabileceğine bakarak orada farklılık ve çeşitlilik yaratmaya gayret edin.

Video dışındaki iletişim kanallarının da çokça tercih edildiğini ve sevildiğini unutmayın.

3. Özel sektör siyaseti bırakıp iş ve değer üretmeli

Bizim şirketlere söylüyorum. Tamamen yerli ve millî olanlara yani:

2014 gelirken dediniz ki “şu seçimler bir geçsin de…”

2015 gelirken dediniz ki “şu seçimler bir geçsin de…”

Herkese 7 Haziran dediniz, başka bir şey demediniz. “Şu 7 Haziran bir geçsin de…”

Geçti, ne oldu?

“Şu 1 Kasım bir geçsin de” demeye başladınız.

Geldi 1 Kasım. Geçti, ne oldu?

Hükümet programının açıklanması kırk gün aldı, uygulaması ise yeni yılda başlayacak. Geçti ve gitti koca yıl. Bir yıl önceyi de say, gitti koca 2 yıl…

Seçimler bitti, istikrar geldi dediniz, hop düştü uçak.

Gitti Rusya pazarı. Ukrayna gitmişti. Libya gitmişti. Suriye, Irak, Mısır gitmişti. Azerbaycan’da on günde iki kez devalüasyon oldu. İngiltere AB’den çıkmak istiyor. Avrupa daraldı, komşumuz Yunanistan battı.

Şimdi bir düşünün bakalım, size neden özel sektör adı veriliyor? Özel olan yeri neresi; devletten bağımsız, kanunlara bağlı, serbest piyasa şartlarına göre girişim ve çalışma hürriyetine sahip olması. Peki ya siz her hamleyi bir şeye, bir şarta bağlarsanız ve bunlar da devletten onay bekleyen koşullarsa sizin nereniz özel?

Gerçekten de Türkiye’de diktatörlük eleştirileri filan lüks kalıyor. Bu ülkede herkesi serbest bırak insanlar bir yerde toplaşıp oradan bir onay çıksın diye bekliyor. Tıpkı okullarda üniforma giyilirken müdür serbest kıyafet gelin dediğinde herkesin kot pantolon giyip gelmesi gibi…

Ekonomi bu kadar siyasetin ağzının içine girince, siyaset de ekonomiyi o kadar içine çekiyor. Siyasete gömülmüş bir ekonomi gündemi de doğal olarak çalışanı, üreteni, işçiyi, işvereni, işsizi, sektörleri, herkesi boğuyor.

İçinde Türk halkının parasının olmadığı (çok düşük bir oranda olduğu) milli borsa 70 bin puanı geçse ne olur, 90 bini geçse ne olur, geçmese ne olur?

Bizim de her gelişmiş ve büyük ekonomi gibi, kendi girişim hürriyetimizi küresel rekabet için bir fırsata çevirmemiz gerekir. OECD verilerine göre en çok mesai yapan ülkelerin başında geliyoruz ama üretim ve verimlilikte, dahası katma değer üretimi ve kârlılıkta başlarda değil, ortalarda bile değiliz.

Bizim daha çok çalışmaya değil, daha doğru işler yapmaya ihtiyacımız var. Daha büyük tesisler yapmaya değil, olmayanı icat etmeye ihtiyacımız var. Örneğin:

Vestel en büyük fabrikayı yaptım diye övünüyor, aslında yanlış bir mesaj ama Vestel icat ve inovasyon yapmadığı sürece iyi ki en büyük fabrikayı yapmış diye övünmek zorundayız. Çünkü bu kafadan çıkamıyorsak, o kafanın en iyi halini yapmak bile bir yerde kötünün iyisi olarak bizim kazancımız. Acı ama gerçek…

İş insanlarımız diyorsa ki; biz zaten zenginiz, ağlamak işimize geliyor çünkü o zaman üretim ve işletme maliyetlerinde daha fazla indirim veya teşvik alıyoruz, bana veya benim gibi düşünenlere de “hayırlı işler” demek düşer.

Gerçek şu ki; 2016 ve sonrası için önümüzde duran yerel, ulusal, bölgesel ve küresel sorunlar sağlam zannettiğimiz çok şirketi bir anda tarihe gömebilir. Bu nedenle laf ve siyaset yapmayı bırakıp gerçekten değer üretmeliyiz.

Yani az laf, çok iş macht frei!