Teyzemi kaybettiğimiz günden (8 Ocak) üç gün önce, geçtiğimiz hafta, öz kızıymış gibi sevip üzerine titrediği Nurçin’le kahve içiyorduk. Bak dedim Nurçin’e, Inarritu’nun yeni filmi geliyormuş.

Sonra bu konunun ne kadar ilginç bir yere gittiğini anlatacağım…

Inarritu, Birdman filmiyle 2015 yılında en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo dalları başta olmak üzere Oscar ödüllerini toplayan deli. Arsızlık ve egodan, kendinden geçmiş insanoğluna orta boy mısır ve kola eşliğinde sinemada izlesinler diye “hiçbirimiz bu dünyaya niye geldiğimizi hatırlamıyoruz” diyen bir film yapmaya kalkmış ve belki de çoğu yaşlandığı için kendini öbür tarafa daha yakın hisseden Akademi jürisi tarafından cömertçe ödüllendirilmiş kardeşimiz.

Şimdi, adı Türkçe’ye yine yanlış şekilde çevrilen yeni filmiyle geliyor. Yine diyorum çünkü Birdman için seçtiği ismi bizim çok bilenlerimiz yanlış çevirmişti. Adam neredeyse bütün filmi görmezden gelme, görmeme ve görememe yani gerçekte var olanın dışında hayal kurabilme becerisi üzerine yerleşmiş sınavlarımız hakkında kurguladığı halde, bunu kast etmek için seçtiği “ignorance” kelimesini, çok bilenler “cehalet” olarak çevirmişti. Oysa cehalet, bildiğin halde bilmeme durumu değil, tamamen bilmeme, hiç haberdar olmama durumuydu. Bir şeyin varlığını bilmezden gelme haliydi…

Inarritu, “unexpected virtue” demişti filmin isminde; “the unexpected virtue of ignorance” yani “dikkate almadan” veya “bilmezden gelerek yaşamanın” umulmayan erdemi. Çünkü olumsuz anlamlar yüklediğimiz görmemek veya görmezden gelme marifetiyle bilmemek gibi davranışları insanoğlu -nedense- erdemli bulmuyordu. Inarritu bunu hatırlatmak için olsa gerek, burada bir erdem olduğunu vurgulamak istiyordu filmine çok uzun bir isim verirken:

Birdman: Or The Unexpected Virtue of Ignorance

Filmi izleyenler, senaryoyu hatırlayacaktır; ana karakter Birdman filmleriyle üne ve başarıya ulaşmış bir Hollywood yıldızıydı ama hedefi Broadway’de bir tiyatro oyunu sahneye koyabilmekti. Zorlandıkça veya işler ters gittikçe egosu kolay yolu öneriyor, bunlarla uğraşacağına gidip yeni bir Birdman filminde oyna, keyfine bak diyordu. Filmdeki tüm karakterlerin gerçeklikle uyumlarında sorun vardı. Herkes mutsuzdu. Üstelik hayallerinde yıllar boyu Broadway’de sahneye çıkmayı kuran, bunu bekleyen aktris de “daha farklı olacak sanmıştım” diyerek şikayet ediyordu.

Herkes ama herkes mutsuzdu. Daha doğrusu Inarritu, dünyada herkesin hayaline kavuştuğunda bile mutsuz olduğunu göstermek istiyordu. İnsanlar böyleydi…

Hayaller kuruyorduk, hedefler koyuyorduk, çalışıyorduk, sorunların üstesinden gelmeye çalışıyorduk ve hatta hayat bazen bizi tam da hayal ettiğimiz yere veya ana getiriyordu ama insanlar yine mutsuzdu, depresyondaydı. Neden böyleydi?

Inarritu filmin açılış sahnesinde ana karakteri kıçında bir donla olduğu halde, tek başına kulisteki odasında meditasyon yaparken göstermişti. Ancak bu sahnenin de öncesinde, izleyiciye ilk gösterdiği şey şuydu:

Gökten yere doğru yanarak inen bir şey…

Bulutlu bir gökyüzünde hızla dünyaya doğru düşen bir şey.

Evet, biz. Yani insan.

Hanginiz dünyaya gelişinizi hatırlıyorsunuz?

Hanginiz doğduğunuz anı hatırlıyorsunuz?

Hanginiz doğarken ne hissettiğinizi hatırlıyorsunuz?

Hiçbirimiz!

Filmin ilk sözleri şunlar:

“Nasıl düştük buraya?”

Kendimize dair her şey, zaman ve kader, dünyaya gelişimizle birlikte başlıyor. Bizse buna dair hiçbir şey hatırlamıyoruz. Yani unutuyoruz.

O kayıtlar beynimizde var. Benliğimizde var. Ama onu göremiyoruz. Dünyaya düşmüş olmanın hayretini, doğmanın acısını, korkusunu, muhtaçlığın verdiği yokluk hissini, kendimizin bir varlık olduğunun farkına varmaya başladığımız ilk aylarımızı… Varsa, dünyaya düşmeden önce kaderimize nelerin yazıldığını…

Ve en önemlisi: Inarritu bizi dünyaya düşerken anlatıyordu.

Yani düşüyorduk buraya. Kim düştüğü bir yerde mutlu olabilir ki?

Düşmüş olduğumuz halde, ne bir anı, ne bir kanıt, ne bir işaret, nasıl düştüğümüze veya neden düştüğümüze veya düşerken ne hissettiğimize dair.

İşte ignorance’ın -yani unutmanın, görmezden gelmenin- kralıydı bu.

İnsan unutabiliyordu ve unutabildiği için kendini dünyada var kabul ediyordu.

Yani düştüğünü unutuyor ve ayağa kalkıp yaşıyordu.

Yaşamda ayakta durmanın sırrı, düştüğünü ve yerde sürüklendiğini (anneyi emme ve emekleme dönemini) unutabilme becerisinden geçiyordu.

Gamsızlar uzun yaşar denmesinin nedeni de buydu…

Unutma olmasaydı sanırım dünyada bir medeniyet kurmamız imkansız olurdu.

Birdman filmini izledikten sonra demiştim ki, “Inarritu’nun bir sonraki filminin konusunu merak etmeyen var mı?”

Nurçin’le kahve içtiğimiz günden önceki akşam Inarritu’nun yeni filminin fragmanını izlemiştim. Beni hiç sarmadı. Konusunu okudum, bir hayatta kalma hikayesiydi. Ve tamam dedim, Inarritu şaşırtmadı, beklediğim gibi muhtemelen doğarken dünyaya düşen insanın şimdi de can vermesinin zorluğunu yani yaşama nasıl bağlandığımızı veya en azından buna nasıl programlandığımızı anlatıyor.

Film daha başlamadığı için izlemedim. Veya izlememe gerek kaldı mı?

Nurçin’e işte bunu anlattım, Inarritu doğumu anlattıktan sonra şimdi de ölümü anlatmış dedim. Ölümü derken de ölmeye değil hayatta kalmaya şartlı oluşumuzu. Böyle ifade ettim. Ve son dönemde kafamı kurcalayan soruyu sordum:

İnsanlar hayatlarının sonuna geldikleri için mi ölürler? Yoksa insanlar henüz ölmedikleri için mi yaşamaktadırlar?

Yumurta-tavuk dedi Nurçin. Değil dedim. Öyle gibi geliyor ama değil.

Bu bir yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan sorusu değil. Tam olarak biz insanların yaşadığımıza ve yaşama dair farkındalıklarını birbirinden ayıran şey bu:

Sizce biz insanlar hayatımızın sonuna geldiğimiz için mi ölüyoruz? Yoksa henüz ölmediğimiz için mi yaşıyoruz?

Güne başlamak diye bir kavram kullanıyoruz. Güne başlamanın fiili uyanmak. Çünkü aslında her gece dinlenme vakti gelince dünyayla aramızdaki bağlantıyı kesiyoruz. Uyuyoruz. Sabah uyanacağımızı varsayarak. Uyanabiliyorsak güne başlıyoruz. Günün tamamını avans olarak alıyoruz hayattan. Öyle ya, kaçımız ben bugün ölebilirim diye düşünerek günün planını yapıyor?

Ama ölebiliriz de.

İşte ignorance’ın -yani unutmanın, görmezden gelmenin- bir diğer kralı da bu.

Unutulan veya görmezden gelinen iki önemli şey bizi ayağa kaldırıp yaşatıyor. Biri doğumu unutmak, diğeri de öleceğimizi. Şimdi bu iki fiilden (unutmak ve görmezden gelmekten) birini atabiliriz çünkü doğduğumuzu (dünyaya düştüğümüzü) ve öleceğimizi unutmak tüm erdemsizliğin başladığı yer. Bu ikisi arasında bir güzel ahlâk bölgesi bulmak isteyenin unutmak yerine görmezden gelmeyi becermesi gerekiyor. Tasavvufun marifet dediği… Inarritu’nun virtue dediği…

İnsanlar tabi ki hayatlarının sonuna geldikleri için ölüyor. İsterseniz kader deyin, isterseniz kaderi aradan çıkarıp insanın doğası gereği deyin. Organ yetmezliğinden ölmenin “ölme” kısmı kaderdir, “organ yetmezliği” kısmı da insanın doğası.

Ayağa kalkmayı başarabilelim, ayakta durabilelim diye doğumdaki acıları ve korkuları bize unutturan genetik yazılımımız, ölüm zamanımızı da bize kayıtlı olarak vermeyerek hayatta kalmamızı sağlıyor. Çünkü biz yaşadığımıza ancak böyle ikna olabiliyor, varlık olarak hayatta olduğumuzu böyle algılayabiliyoruz.

Aslında yaşamıyoruz, hayatta kalıyoruz.

Çok ağır bir hasta görünce “buna yaşamak mı denir” deriz ya… Veya hayattan elini eteğini çekmiş, içine kapanmış birine “seninki de yaşamak mı” deriz…

Oysa ikisi de yaşıyordur. Bu yaşayışlarını, yaşamanın konseptine yakıştıramayız. Çünkü konsept şudur: Doğmuşsan ve henüz ölmemişsen yaşıyorsun demektir. Ölmemişsen hayatta kalmışsın demektir.

İkisi arasında yapılması gereken esas görev, buraya neden düştüğümüzü bulmak -yani hatırlamak- ve henüz ölmediğimiz her an yaşıyor olmamızın gereği olarak ben dediğimiz varlıktan ben dışındaki diğer varlıklara hicret etmektir. Bir başka varlığın varlığını algılamak, bizi de gerçek ve yaşıyor yapar.

Hicret dememin sebebi sadece o kentin sınırlarından içeri girmenin benden dışarı bir yolculuk yapmaya yetmemesidir. Gidin ve insanların gönüllerine girin!

Çünkü her yakın arkadaş, her yakın dost, dert dinler, paylaşır, sever, sevilir filan ama özünde insan yalnızdır ve asla gerçek anlamda kendi gönlünü kendine bile açmaz. Çünkü açabilseydi mutlu olmak için kendine hedef koymaz, hayaller kurmazdı. Kendine açamayan, onu başkasına da açamaz.

Açamayacak da olsanız siz o kapılara gidin. İnsan tek başınadır ve yalnız yürür. Kapılara gidin, açılsın veya açılmasın gidin, çalın, seslenin. Sokrates gibi, onlara seslenin, çünkü yapmaları gereken öğrenmek değil hatırlamaktır. Yapmaları gereken hayatı sadece tutunmak için kullanmayıp, tecrübe etmektir.

Sokrates, Platon’un bir Akademi açtığını görse muhtemelen ondan utanırdı. Sokrates öğretmemiş ama anlatmıştı. Tartışmaktan çok, aktarmıştı. Söylemekten çok, sormuştu. İnsan neyi varsa gider başka bir insana onu sunar ve biz insanlar aslında asla öğrenemeyiz, ancak hatırlarız. Bir şey bir insanda kayıtlıysa açılabilir, aksi takdirde onu edinemez. Hepimiz resim dersi aldık, kaçımız ressam olabildik? Müzik dersi alanların hepsi bir müzik aleti mi çalıyor? Ki bunlar yine de mekanik becerilerdir, çok fazla çalışmayla gelişebilir ama o kadarını maymunlar ve yunuslar da yapabilir.

Bizim farkımız ne? Yani bir besteci olarak bakarsanız Mozart ile Salieri arasındaki fark nerede oluşuyor? Eğitimde mi? Tecrübede mi? Yoksa hayatı yaşayışında mı…

Müziğini dinlediğiniz zaman Mozart’ın meydan okuduğunu, Beethoven’ın acı çektiğini anlarsınız. Bir varlık olarak aralarındaki fark şudur: Mozart dünyaya düşüşünü unutmaya çalışmış, Beethoven ise bunu dert edinmiştir.

Aslında ikisi de dertlidir. Dertlerini ele alış tarzları farklıdır. Temelde isyanları bu dünyaya düşmüş olmalarıdır. Bunu kabullenip yaşamaya devam edemezler.

Bağı tamamen koparanlar zalimleşir

Doğumu ile ölümü arasındaki bağı koparıp bir ekole bağlananlar aydınlanır, aydınlandığına inanır. Bu bir gerçek anlamda gelişim değildir. Ben aydınlandım, herkesi aydınlatayım demek devasa bir egodur. Platon’u Akademi kurdu diye hepimiz biliriz ama kendisinden sonra Akademi’nin başına atadığı yöneticiyi bilmeyiz. Aristoteles aynı döneme damga vurmuş büyük filozoftur ve Platon’un Akademi’nin başına atadığı adamdan nefret ettiği için oradan ayrıldığı iddia edilir. Aristoteles çok iyi bir düşünür olsa Akademi’ye hiç girmezdi. Özellikle bir Sokratik olduğum için böyle düşünüyorum.

Yöntemi amacından daha fazla kutsanır hale gelmiş her ilerleme veya her ekol bu nedenle zulümdür. Örneğin iyi bir okula gitmek. Çok fazla kitap okuyup ben bir entelektüelim diye kendini sunmak. Aşırı bilgi yüklenip, ben biliyorum demek. Belli bir çevresi olan bir örgüte üye olmak, kendini oraya ait hissetmek vb.

Bu sistemin içerisinde insan ve insanın hakikati yoktur. Ona dikilmiş elbiseler vardır. İnsan dünyaya düştüğünü ve öleceğini unutmak için giyinir de giyinir.

Çıplaklıktan (özünden) utanır. Ve nihayet onu yasaklar.

Oysa doğarken çıplaktır. Ölünce de çıplaktır.

Ölümün gelmediği her anın değerini bilin ve kalabalıklaşın. İnsanların gönlüne hicret edin. Çıkın kendi mabedinizden (benliğinizden) ve diğerlerini ziyaret edin. Onlara hazırlanmayın, onlar size kapılarını açarsa orada ne görürseniz sizde olandan onda olmayana ekleyin. Değişmesini beklemeyin çünkü değişim gizli ve özeldir. Kendi ile kendi arasında bir davadır. Hesap yapmayın. Tasarlamayın. Sadece sunun.

Mutluluk için belirlediğiniz kriterleri atın ve mutlu olmayı tercih edin.

Siz de sorun kendinize:

İnsanlar hayatlarının sonuna geldikleri için mi ölürler? Yoksa insanlar henüz ölmedikleri için mi yaşamaktadırlar?

Hayata tutunup zamanın geçmesine ömür mü diyorsunuz, yoksa onu gerçekten tecrübe mi ediyorsunuz? Hayata tutunmakla, ölmüş olmamız arasında sonuç olarak fark yoksa, henüz ölmediğimiz için yaşıyoruz demektir. Henüz ölmediğimiz için yaşıyor olmak, yaşamak mıdır, hayata tutunmak mıdır… Tutunanlar kendileri bir gelişim ve tecrübe içinde midir, yoksa tutunduğu için aslında sabit midir…

Bunları düşünüp kendinizce cevaplar bulun.

Çünkü henüz ölmediniz.