23 Ekim 2011 Van depremi gibi afeti Allah kimseye yaşatmasın dedik ama…

Biz aynı temenniyi 1995’teki Dinar (6.0) depremi, 1998’deki Ceyhan (6.3) depremi, 1999’daki Gölcük (7.4) depremi, ondan aylar sonra yaşanan Düzce (7.2) depremi, 2003’teki Tunceli (6.2) depremi, yine aynı yıl yaşanan Bingöl (6.4) depremi ve daha bu yıl yaşanan Kütahya (6.0) depreminden sonra da dile getirmiştik.

Biz temennide bulunmaya, yeryüzü de tektonik hareketine devam ettiğine göre, gelecekte yaşanacaklara kader deyip geçmek akılsızlık olur. Geleceğin ne getireceği belli!

Her seferinde bıkmadan başlıyoruz saymaya: Yok gece olsaydı ölü sayısı fazla olacaktı, yok biraz daha kuzeyde olsa yıkılan ev sayısı fazla olacaktı, yok halamın bıyıkları olsa vs.

1999 depremleri ki, ilki Gölcük’te meydana geldikten on gün sonra bölgeye gitme fırsatı bulmuştuk; gezdikçe durumun ciddiyetini anlıyor ancak yine de içimizden bunun Hollywood yapımı bir felaket filmi abartısı olduğunu düşünmek istiyorduk. Karşılaştığımız her görüntü, gerçek olmasını istemeyeceğiniz kadar bilim kurgu filmlerinden, felaket filmlerinden bir sahne gibiydi.

Gölcük’ten Adapazarı’na geçtik ki, orası daha beterdi. Sakaryaspor’un maçlarını oynadığı stadyum depremzedeler için gönderilen yardım kolileri ve malzemeleriyle doluydu. Belli ki “yardım” sever birileri, sırf yardım sevdikleri için (!) ellerine geçen ne kadar kullanmadıkları eşya, elbise, şu-bu varsa yardım gönderiyorum adı altında kolileyip göndermiş, bunu kime nasıl dağıtacağı konusunda bir yetkisi ve fikri olmayan yetkililer de onları stadyuma yığmıştı.

Hele ondan aylar sonra meydana gelen Düzce depremi Kasım ayında olduğu için çadırdaki depremzedeler soğuk yerde yatamıyor diye Türkiye’nin her yerinden “yatak” gönderilmişti de, onlara da daha sonra bazı uyanıkların el koyduğu ve bunları başka bir yere götürüp orada ticari mal olarak sattığı ortaya çıkmıştı.

İnsani yardımın çalınması nasıl bir şeydir?

Nihayet, dualar ve temennilerle geçen son 12 yıldan sonra bir pazar günü bu defa Van benzer felaketi yaşadı. Afetten bir gün sonra kurulan çadırlar (ki Kızılay yeme-içme ve barınma sorunu kolay çözülsün diye çadırları aynı yere kuruyor) kuruldukları yerden sökülerek yıkılan veya zarar gören evlerin yanına dikildi. Medya dayanışma manşetleri atarken, tek tek evlerinin önüne çadır kuran depremzedeler ilerleyen günlerde yemeğin iyi dağıtılmadığı (çünkü Kızılay ev ev gezip yemek dağıtamayacak) ve yardımların kendilerine ulaşmadığı (çünkü Kızılay ev ev gezip yardımları alır mısınız demeyecek) şeklinde şikayette bulunacak.

Böylece yardım sevdiği için yardım-sever olanlar sıcak yastığına başını koyup “çok şükür üstüme düşeni yaptım” diyerek egosunu tatmin ederken, yardımzedeler de önlerine koca koca naylon torbalarda getirilen eski püskü giyilmiş kıyafetlere bakacak ve daha sonradan bunların Van stadyumuna daha çok yakışacağını düşünecek.

Bir de Twitter üzerinden ona buna çatan, hesap soran “sosyal şımarıklar” var ki, onların ego sorunu daha da üst düzeyde. Misal “organize olsanıza ulan” diye yazıyor, yaklaşık 2 bin yıldır bırakın afeti, ailecek düğüne giderken bile organize olmayı beceremeyen bir millete!

Son depremin en sıcak saatlerine damgasını vuran “depremin şiddeti” tartışması ise başka bir komediydi. İnsanlar enkaz altındayken biz 6.6 mı, 7.2 mi diye anlamaya çalışıyorduk.

1999 Gölcük depremi olduğu sırada ben İTÜ’nün PR danışmanı idim. Henüz “depremci hoca” diye bir kavramdan kimsenin haberi yoktu. Depremle yıkıldık ve birden deprem konusunda yorum yapan Prof’lar belirdi televizyonda.

Anladık ki, bu konuda bir çok uzman var. Celal Şengör, Aykut Barka, Okan Tüysüz, Naci Görür, Ahmet Ercan gibi isimler çıkıp “İstanbul’da 7’nin üzerinde deprem bekliyoruz” deyince tüm üniversiteleri bir telaş kapladı. Çünkü İTÜ’nün elinde “veri” vardı, “makale” vardı ama diğerlerinde bunlar tek tüktü. Hazır deprem gündemdeyken, yıllardır adeta bir kenara itilmiş hocalar devletten ödenek ve olanak istemeye karar verdi. Ve rekabet başladı:

Herkes elinde ne olduğuna baktı ki, rekabeti bir yerinden yakalasın. Boğaziçi Üniversitesi, veriler sende ama rasathane bende diyerek İTÜ’ye meydan okuyordu. Organize olma fakiri bir zihniyet, diyelim ki uzmanlık İTÜ’de toplanmış ama rasathaneyi de Boğaziçi’ne bağlayıvermiş bir kararnameyle. Jeoloji veya jeofizik uzmanı olmadığı halde “deprem dede” diye Ahmet Mete Işıkara çıktı mı böylece rasathaneden?!

Mustafa Erdik, BÜ’nün en iyi hocalarından biri, şimdi rasathaneye müdür olmuş. ABD’nin 7.2 olarak ölçtüğü depremi kendilerinin neden 6.6 bulduğunu açıklamaya çalışıyor. Açıklıyor gibi yaparken, “zaten bizce de 7.2” deyip geçiveriyor.

Aklıma 1999 yılının Kasım ayındaki o müthiş kapışma geliyor:

Ben bu hikayenin tam ortasındayım. İTÜ’nün PR danışmanıyım ve bir rektöre, bir dekana koşarak bir yandan mekik diplomasisi yapıyorum, bir yandan da ülke deprem şokunun etkisindeyken iletişimde ne yapabiliriz onu bulmaya çalışıyorum.

Deprem sonrasında, akademi dünyası İTÜ’yü sıkıştırmak isterken, yavaş yavaş İTÜ daha da güçlü bir pozisyon kazanıyor. Ama bu kimilerinin sinirini daha da bozuyor. İTÜ durdurulmalı:

İTÜ’lü uzmanlar çıkıyor, İstanbul’da daha büyük bir deprem olacak diyor, en az 7 büyüklüğünde olur diyor, önümüzdeki 30 yılda olma ihtimali yüzde 80 diyor, bize yeterli olanakları verin depremi önceden haber verecek sistemleri kuralım diyor, Marmara Denizi’nin içinde izleme noktaları kurulmalı diyor, afet yönetimine hazırlık yapılmalı diyor, inşaat kalitesine dikkat diyor, tsunamiye dikkat diyor… Herkesin sinirleri bozuk. Arada başka bir Prof çıkıyor (!) “yok yea İstanbul’da deprem filan olmaz” diyor ama elinde ne bir araştırma var, ne bir makale. İTÜ’ye karşı kıskançlık iyice artıyor.

İTÜ nasıl durdurulacak?

İTÜ, Gölcük depremi olmadan yıllar önce MTA Sismik-1 gemisiyle Marmara Denizi tabanında bir araştırma yapmaya başlamış. Deprem olup fay tartıması başlayınca ve İTÜ’lü hocalar ellerindeki verilerle konuşmaya, halkı ve dönemin hükümetini (DSP-ANAP-MHP) uyarmaya başlayınca, diğer kurumlardaki Prof’lar “bize de verin o verileri” diye son derece etik (!) bir talepte bulunuyor. İTÜ vermeyince, “vay  siz toplumdan bilgi saklıyorsunuz, halka gerçekleri açıklayın” diye arkalarına basını da alıp bir kampanya başlatıyorlar.

Bir Prof gidip Fatih Altaylı ile konuşuyor:

Tam bir kara propaganda!

O sırada Hürriyet Gazetesi yazarı olan Altaylı, bir köşe yazısında İTÜ’ye hitaben “elinizdeki verileri halktan mı saklıyorsunuz” diye yazıyor. Yazıyı okuduktan sonra, işaret edilen uzman olan Prof. Naci Görür (dönemin İTÜ Madencilik Fakültesi Dekanı) ile görüşüyorum. Hocam diyorum, bu doğru mu?

Kerem Bey diyor hoca, “bir araştırma yapıyoruz bu doğru ama araştırma sonuçları çıkmadı henüz, bilgi sakladığımız yanlış”. Hocam diyorum, ne zaman bu veriler halka açıklanabilir?

En az bir ay diyor hoca. Ancak Altaylı’nın yazısı gündeme oturmuş, gözler İTÜ’ye dönmüş durumda. Bir şey demezsek gerçekten herkes bir şeylerin gizlendiğine inanacak. Naci hocaya “ne yapabilirsiniz verilerle” diyorum. Hoca çaresiz, tam olarak işlenmesi bitmemiş verilerle bir şey yapamam, bu bilim” diyor, haklı olarak.

Zor bir pozisyondayız ve saatler ilerliyor. Bense bir iletişimci olarak duruma müdahele etmemiz gerektiğinin farkındayım ve geçen zaman da aleyhimize. O dönem çalıştığım A&B İletişim’in genel müdürü Sibel Asna’ya gidip onun da görüşünü almaya karar veriyorum. Beni tanıyanlar pek öyle çalıştığım patronlara gidip bir şey sormadığımı bilir. Ama bir yanda deprem var, tüm ülkenin kabusu, diğer yanda ortalığı karıştırmak isteyenler var ve ben en doğrunun ne olduğunu bulduğuma emin olmak istiyorum. O an danışmayacaksam ne zaman danışacağım?

Sibel Hanım ile konuşuyoruz. “Madem öyle zaman kazan Kerem” diyor. Naci Hoca’ya durumu izah etmesi için bir hafta hazırlık süresi tanıyabileceğimizi, böylece bunu herkesin anlayışla karşılayabileceğini öneriyor. Güzel fikir!

Hem Naci Hoca ile hem de rektör Gülsün Sağlamer ile görüşüyorum. Önerimiz, bir hafta sonra bir basın toplantısı yaparak elimizdeki verileri ve araştırmada gelinen son durumu medyayla paylaşmak. Görür ve Sağlamer onaylıyor.

Altaylı’nın yazısından saatler sonra bir açıklama yaparak, “bir hafta sonra basın toplantısı ile açıklayacağız” diyoruz. Herkes gergin bir bekleyişe geçiyor.

Ve aniden başka bir şey oluyor!

Deprem olana kadar uyuyan akademik bir kurumumuz (adını vermeyeceğim) aniden TPAO’nun elinde bazı zemin tarama verileri olduğunu keşfediyor. Bunları alıyor ve hemen ertesi sabah bir basın toplantısı yapacağını ilan ediyor, İTÜ’den 6 gün önce…

Maksat öne geçmek, gündeme yerleşmek ve İTÜ’nün etkisini ortadan kaldırmak.

Medyanın karşısına çıkıyorlar aniden elde ettikleri verilerle.

Ve şu açıklamayı (veya iletişim kazasını) yapıyorlar:

“TPAO’nun haritası tartışmaları bitirmiştir (Şu bilimselliğe bakınız-KT).. İstanbul’a müjdeli haber veriyoruz! Adalar’ın güneyinden geçtiği ve İstanbul’u yıkacağı iddia edilen fay (İTÜ’nün verisi-KT) İstanbul’un 80 kilometre güneyinden geçmektedir. Olası büyük deprem orada olacaktır. (Bursalılar ölebilir yani-KT)

Böylece bir basın toplantısıyla ve petrol aramak için denize açılan bir gemiden aldıkları verilerle yıkıcı deprem üreten fay bunların bir lafıyla taşınıyor mu 80 kilometre güneye?! Bilim üretmek yerine gündemi belirliyorlar ve topluma verdikleri mesaj, “merak etmeyin fay İstanbul’dan geçmiyor, yıkılırsa Bursa yıkılır”…

Sağolun, acayip rahatladık!

Biz de İTÜ’yle çıkıyoruz medyanın ve toplumun önüne söz verilen tarihte. İTÜ’nün Gümüşsuyu yerleşkesinde basın toplantısına hazırız. Rekor sayıda, toplam 120 basın mensubu giriş yapıyor, kameramanlar ve fotoğrafçılar hariç. Dönemin en çok izlenen ve rekabet eden ana haber bültenlerini hazırlayan Ali Kırca ile Reha Muhtar da salonda hazır.

Naci Görür ve İTÜ’lü uzmanlar ellerindeki tüm verileri paylaşıyor. Toplum zaten İTÜ’lü bilim adamlarının görüşlerini gayet iyi biliyor. Görür verileri sunuyor. Sonuç yine aynı, yıkıcı fay İstanbul’un 80 kilometre güneyinde filan değil, burnunun dibinde. Marmara Denizi’nin içinde. Görür çıtayı en yukarıya koyuyor: “Bize yeterli olanaklar verilsin, depremleri önceden haber verelim!”

Rahatsız edici ama yüzde 100 gerçek!

Tabi ki asla gerekli sistemlerin kurulması için İTÜ’ye destek filan verilmedi. Depreme değil, afet sonrasına hazırlıklar yapmaya koyulduk aradan geçen zamanda. Devlet bir kez daha, kalan sağlarla devam etme kararı aldı.

Aradan geçen bunca yılda gelişen tek şey Kızılay ve AFAD oldu, belki tam da bu nedenle.

Tek düşüncemiz, yıkıldıktan sonra kalanları nasıl toplarız noktasında, maalesef.

“Nasıl yıkılmayız” sorusuna kafayı takmış tek bir yetkili tanıyanınız var mı? İstanbul’da belediyeler Afet Yönetim Merkezleri inşa etti, ceset torbası ihaleleleri yaptı, mahallelerde toplanma ve ilk yardım yerleri belirledi, oralara konteyner içinde ilk yardım malzemesi bıraktı. Bunların nasıl kullanılacağını tam olarak bilen var mı tartışılır. Anahtarı kimdeyse, umarım onu depreme dayanıklı bir eve taşımayı akıl eden olmuştur!

Deprem elbette kader ama depremde görebileceğimiz zararları en aza indirmek, hele ki can kayıplarını sıfıra indirmek kader değil, hesap, plan ve ahlâk meselesi. İstersek başaramayacağımız bir şey değil. Ama tercihimiz ne?

Şu meşhur Nefes filminin ünlü repliğini hatırlatmak istiyorum: “Sen uyursan herkes ölür!”

İyi uykular benim aziz milletim!

 

* Söz konusu basın toplantılarının haberi:

(1) TPAO-KANDİLLİ RASATHANESİ BASIN TOPLANTISI (18.11.1999)

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1999/11/18/157638.asp

(2) İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ BASIN TOPLANTISI (25.11.1999)