Söz; ağızdan çıkan bir ses midir, düşüncenin bir sonucu mu olmalıdır? Eskiler bazı sözlere laf-ı güzaf derler, şimdiki anlamıyla “boş söz” demek… Buradaki boş, olmayacak hayal -yani fantezi- olarak değil, içeriği yanlış veya eksik, dolayısıyla “anlamsız” olarak anlaşılmalıdır. Yine eskiler der ki, tatlı söz yılanı bile deliğinden çıkarır. Demek sözün bir hikmeti var.
Sözünün altında kalma deriz. Sözüm söz deriz. Yapabileceğini söyle, söylediğini yap deriz. Bunlar hep söz ile varlık arasında bir ilişkiyi işaret ediyor. Varlık, sözleriyle değer kazanıyor ancak ona sözlerini davranışlarına indirgemesi oranında itibar ediliyor. Bu anlamda, birini veya birilerini etkilemek amacıyla “sözü planlamak” veya halk arasındaki tabirle “iyi laf ebeliği yapmak” benim samimi bulmadığım bir şeytan oyunudur. Sözü yerinde olmak veya sözü özü bir olmak daha çok benim dünya görüşüme yön veren anlayışlardır.
Sözü yerinde olmak ile lafı gediğine koymak karışır. Sözü özü bir olmak ise düşünceyi ölçmeden olduğu gibi konuşmakla karışır. Her iki durumda da, ölçüyü kaçırırsanız incitici, kırıcı olursunuz. İncitmek, yaralamak basbayağı bir kötülük eylemidir çünkü birini kırmak demek onun gururunu, varlığını yaralamak demektir. Kaba tabirle onu aşağılamak yani bir tür kendini yüceltmek, büyük görmektir. Bu da en eski ilâhi yasakların başında gelir.
İşte bu nedenle sözü yerinde ve ölçülü kullanmak, onu düşünce süreçlerinin bir sonucu olarak ortaya koymak bir beceri ister. Bu nedenle, söz, itibarın en başta gelen etkileyicilerinden biridir.
Çok laf, hiç laftır
Sözün güzeli çokluğunda değildir. En az kelimeyle en derin anlamları ifade edebilmek, bu işin en ileri ustalık noktasıdır. O halde, söze bakanda da, ondaki derinliği görecek kadar bilgi olması gerekir. Çok laf etmekle, bir laf etmemiş olmak genelde aynı değerdedir ancak çok laf edip birşey anlatmamış olanın itibarı, hiç konuşmamış olana oranla daha kötü bir duruma gelecektir. Üstelik çok laf anlamı da dolandıracağı ve lafı dinleyen veya okuyandaki çağrışımları artıracağından ben “çok laf hiç laf” derim; benim için çok laf birşey anlatmaz.
İnsanın egosu genellikle bir laf edip küçük duruma düşmektense, sessiz kalmayı öğüt verir kendi aklına. Demek ki sessizlik (sükûnet) bilgiden de kaynaklanıyor olabilir, cehaletten de..! Kişinin derinliği ancak bir söz (kelâm) ettiğinde ortaya çıkar.
Kelâmda ustalık, nerede laf edeceğinden, nerede susacağını bilmeye kadar uzanır. Ancak bunun muaşeret adabına tabi olan kısmını müstesna tutmalısınız. Bunlar genel geçer, öğrenilmiş (idrak edilmemiş) konuşma-susma bilgiçliğidir. Bilgiye dayanarak kelâm etme ve sessiz bekleme eylemleriyle karıştırılmamalıdır.
Sözde ustalık, kelâm edilen varlığın bütünüyle bir olmak halindeyken tamamlanır. Kelâm biter.
Söylemiyor, söyleniyoruz!
Sözün arkasındaki bilme ve düşünme eylemlerinin hakkını vermek yerine, bizzat sözün kendisi özgür bir eylem haline geldiği için sürekli konuşan ama anlaşamayan insanlar, eşler, kardeşler, milletler ve devletler görüyoruz. Söz söylemekten ziyade “söylenmek” diyorum ben bugünkü diyaloglara. Herkes söyleniyor. Söylenmelerin içinde karşısındaki varlığı anlamak üzerine bir irade olmadığı için nihayet birbirimizi “dinlemeye” de gerek kalmıyor. E dinleyen de yok zaten!
İnsanlar karşısında konuşana daha çok “cümlesi bitse de ben söze girsem” diye bakıyorlar. Evet, dinlemiyor, bakıyorlar. Göz temasını keserse karşısında konuşanın “beni dinlemiyor mu” diye düşüneceğini bildiği için yasak savar gibi gözlerinizin içine bakıp söz sırasının kendine gelmesini bekliyor. Tam da siz “benim başımda büyük bir bela var” derken, sözü alıp “ay sorma şekerim benim de başımda büyük bir bela var” diye lafa giriyor. Hoppalaaa! E iyi o zaman benim belamı boşverelim, sen kendi başındaki belayı anlat!
Düşünmeye pek vakti olmadığı için “sesli düşünüyorum” diyerek söze başlayanları (ve doğal olarak saçmalayanları) saymıyorum. Sesli düşünüyor. Niye ki, o sessiz düşünürken sözü başkası alırsa diye mi?
Ben malesef, dünyamızdaki, ülkemizdeki, hatta hepimizin gündelik yaşamındaki tüm sorunların temelinde işte bu “kelâmdan bîhaber” olma durumunun yattığını düşünüyorum. İster ilâhi olsun, ister dünyevi, kelâmdan haberiniz yok ise bilginiz de olamaz. Bilgi olmadan neyi düşünecek, neyi kelâm edeceksiniz? Ancak söylenir, dedikodu yapabilir, yani laf nakledersiniz.
Oysa şu güzelim dünyada düşüncesizce laf naklederek düpedüz hamallık yapmak yerine düşünce işçiliğine ve düşüncede incelmeye çalışsak inanıyorum ki insan olma ve insanı yaşatma yolunda ilerlemiş olacağız.