Şaka değil, ciddi ciddi 21. yüzyıldayız. Bilgi çağı, milgi çağı filan değil mi? Açık diplomasi, şeffaf yönetim, tutarlılık, güvene dayalı modern ilişkiler filan. Bu çağın kavramları değil mi bunlar?

O halde bu 24 Nisan esprisi daha ne kadar sürecek? Başrolünde ünlü komedyen Bill Murray’in oynadığı “Groundhog Day” filmini bilenler bilir (kaçıranlara DVD’sini önereceğim) Phil Connors adlı hava durumu sunucusu her yıl Pennsylvania’daki Punxsutowney kasabasına giderek oradaki bahar şenliklerini sunar. Şenlikte her yılın aynı günü bir ağaç oyuğundaki kunduz dışarı çıkarılır ve (sözüm ona) kışın bitip, baharın gelip gelmeyeceğini haber verir. Film tüm zamanların en iyi 250 filmi arasında 174. sırada olduğu için görmeyen çok şey kaçırır diye düşünüyorum.

Bu olayın neredeyse aynısı her yıl Washington’da yaşanıyor ve ABD Başkanı çıkarak, soykırım var mı yok mu açıklayacak diye herkes ona bakıyor. Çıkıyor, açıklamasını yapıyor, herkes bir kelime peşinde, dedi mi, demedi mi? Şimdi gelin bir başka örnek verelim olayı anlamak için:

Adamın biri çıkıp diyor ki, şu filanca şahıs benim dayımı öldürdü. Sonra olayla ilgili olarak savcı devreye giriyor. Savcı, odasından çıkarak basına açıklama yapıyor. Herkesin kulağı savcıda! Bakalım ne diyecek, öldürmüş mü, öldürmemiş mi? Soruşturma yok. İnceleme yok. Yargılama yok. Bilgi, belge, rapor yok. Bekliyorsunuz savcı ne diyecek diye!

Bir adamın (ABD Başkanı bile olsa) ağzının içine bakarak yargılama olmaz. Zaten bugün dünya böyle bir ceza hukukunu tanımıyor. Bir kişinin ağzının içine bakılarak ceza yargısı mı olur? O kendi yargısını ifade edebilir, ona göre 1915 olayları diyelim ki bir soykırım olsun. Bu görüş devletini bağlar. Bir şekilde işin aslının araştırılmasının peşinde olmak zorundasınız. Diyelim ki araştırma komisyonu da kurulmadı. E o halde bırakın adamın ağzının içine bakmayı, işte sonuçta yapacağımız diplomatik ataklar ve verilecek yanıtlar belli. Bunun etkisini azaltmak ve konuyu tüm devletler ve halkları nezdinde yönetmek için biz ne yapıyoruz?

Ben size söyleyeyim:

Geçen yaz Çeşme’de ve Cunda’da iki ayrı reklam panosunda “sözde Ermeni soykırımının” yalan olduğunu anlatan yabancı dilde afişler gördüm. Yani, dünyaya anlatamadık bari buraya gelen turiste anlatalım diye düşünmüşüz ama o sıcağın altında durup da onu kim okur ki?

Bizim diplomasi ve medya, Groundhog Day gibi her 24 Nisan’da bakıyor, dedi mi, demedi mi?

Obama bu defa Ermenice’de “büyük felaket” anlamına gelen “meds yeghern” dedi. Bizimkiler ilk seferde anlamamış da olabilir:

– Ne dedi, mes yeger mi dedi?

– Yok, yes dedi, yes we can!

Obama’nın bu çıkışından sonra biz de AKP yönetiminin dış politika düsturu olan “diklenmeden dik durma” anlayışına uygun olarak büyükelçiyi çağırdık uyardık, tersledik, biz öyle bildiğiniz ülkelerden değiliz dedik filan. Bozulduğumuzu gösterdik. Kesin çok korkmuş olmalılar.

Ne çağın kavramlarına, ne de modernliğe uymuyor bu 24 Nisan ritüeli. Türkiye için de, ABD için de komik duruma düştükleri saçma bir olay halinde geldi. Türkiye’nin “siyasiler yargılamasın” çıkışını haklı bulmamak mümkün değil, tarihçiler, araştırmacılar bu işin adı neyse koysun.

Sarkisyan nezaketsizlik yapıyor

Tarihte insanoğlu türlü rezilliklere imza atmış, nice dramlar yaşanmış. Bugün bir konuda daha gerçeğin araştırılıp adının konmasından çekinilecek ne var? Türkiye açık tavrını daha da açarak ve herkesi o işi konuşmaya çağırarak sürdürmeli. Gelecek 24 Nisan’a doğru değil de, hemen yarından başlayarak, hızla ve çok daha yüksek sesle. ABD’deki Ermeni lobisinden şikayet etmeyi bırakıp (ki lobi yapmak ayıplanacak birşey değil) Cunda’da panoya afiş asmaktan daha fazlasını planlamak gerekiyor.

ABD (uygulamalarını bir yana koyarsak) her alanda adaleti ve özgürlüğü savunan bir felsefenin savunucusudur. Türkiye’nin “masaya yatırma” politikasını destekleyebilir. Yeter ki Türkiye dik durmanın lafını çok konuşacağına sonuca odaklı bir diplomasi yürütsün.

Tarih ne yazsın diye tartışalım ama tarihi yazmaya devam ettiğimizi unutmadan!