Genellikle inanış şöyle: Eski kuşağın bir bildiği vardır. Bundan da şu sonuca geliniyor:

Büyük olan kuşak bilir, yeni kuşak bilmez. “I know what it is to be young but you don’t know what it is to be old” (1) durumunun biraz tekamül etmişi olarak tam bir “I know because I’m old, but you don’t know just because you are young” (2) durumu. Biliyor olma niteliğini salt yaşla ölçen, “akıl yaşta değil baştadır” diyen atalarımıza bile meydan okuyan bir yaşlı küstahlığı.

Dünyanın en genç nüfusuna sahip ülkelerinden biri olarak başımızdaki en büyük bela, gençlerin önündeki en büyük takoz işte bu “büyük kuşak” küstahlığı. Öyle babalarımızdan sıkça duyduğumuz kuşak çatışmasından bile öte, bir çatışmadan ziyade pis bir dalaş, sert bir savaş. Y kuşağının saflığı içinde gelişen özgüvene karşı, baby boomer kuşak tarafından inşa edilen bir Çin seddi, bir Berlin duvarı. İtibarı önce kendine ayıran, kalanını gençlere dağıtan tam bir entelektüel zulmü.

Ben arada kalan X kuşağındanım. Yeni tabirle, baby boomer kuşağa oranla daha fazla “giderim” var. Boomer kuşağın küstahlığını izlerken, Y kuşağının saflığını da gözleme şansım olabiliyor. Sonuçta boomer kuşağı hiç de hak etmediği sıfatları kendi kendine atfederken, yaşı küçük herkese de gerekli sıfatları dağıtma hakkını kendinde görebiliyor. İşte böyle bir kibirden bahsediyorum. Bir Y kuşağı olmadığım için, benim başımdan geçen kuşak çatışmaları oldukça iz bırakmıştır. Şimdi Y kuşağının gösterdiği iplemez ve sallamaz tavrı gıptayla izlediğimi söylemeliyim.

Günlerden bir gün, henüz 19 yaşımdayken başıma güzel bir şey gelmişti. Yazdığım bir yazı Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanmış ve büyük ilgi çekmişti. Bunun üzerine yazımı yayımlayan gazeteci ve köşe yazarı Yalçın Bayer köşesine kısa bir duyuru yazarak tanışmak amacıyla gazeteye davet etmişti. Duyuru notunu okuyunca telefonla arayıp randevu aldım. O gün Hürriyet binasında nasıl karşılandığımı görseniz gözleriniz dolardı. Önce Yalçın Bayer ile sohbet ettik. Bayer bana “diğer yazarlarımız da seninle tanışmak istiyor, seni merak ediyor” deyince orada oturup ağlayacaktım. Henüz 19 yaşında bir insan için bu kadar iltifat gerçekten şımartıcı bir etki yapıyordu.

Öncelikle (daha sonra kaybettiğimiz) Gülçin Telci’nin yanına gittik. Çok tatlı, güler yüzlü ve güzel bir insandı. Sonra Zeynep Atikkan, Necmi Tanyolaç ve nihayet Yalçın Pekşen. Her birinden duyduğum iltifatlar inanılmazdı. Hepsi yazımdan ve yazma kabiliyetimden övgüyle bahsediyor ve yazımı kesip sakladıklarını anlatıyordu. Her biri Türk medyasının kıdemli köşe yazarıydı ve benim kalemimi övüyordu. Çok mutluydum. Aslında büyükler küçüğe itibar sunuyor, küçük de bununla övünüyordu. Yalçın Pekşen’in odasında sohbetteyken bana “ileride ne olmak istiyorsun” diye sordu. Ben o sırada üniversiteye henüz girmiş olduğum halde, Avni mizah dergisinde bir yıldır düzenli olarak yazılarım yayımlanıyordu. Yazı yazmaktan çok keyif alıyordum. Üstelik bugün bazı yazarların yaptığı gibi gündemden bir konu seçip üzerine “bence” diye başlayan yorumlar sıralamak değildi oradaki işim. Mizah yazmak için yaratıcı olmak, farklı açılar bulmak da gerekiyordu ve her yazım ustalarım tarafından kontrol edilip dergiye giriyordu.

İşte böyle bir durumda “ileride ne olmak istediğim” sorulunca ben de Yalçın Pekşen’e “bir gün köşe yazarı olmayı çok isterim” demiştim. Ve ardından hayatımın en güzel derslerinden birini almıştım. Pekşen bana şöyle dedi: “Sen köşe yazarı olamazsın.”

Tahmin edeceğiniz gibi “neden” diye sordum: “Senin köşe yazarı olman için önce adliye ve polis muhabirliği yapman lazım. Oradan yıllarca haber getirirsin. Haberin başlığını bile sen atamazsın. Sonra da politikayı takip etmeni isterler. Yıllarca gündem haberi yazarsın. Sonra bir gün senin yeteri kadar haber yazdığını düşünen bir şef sana yazı yaz der ve seni dener. Eğer ona beğendirirsen belki de bir köşe yazarı olabilirsin.”

İşte “bir bilen” büyüğün, bir küçüğe verdiği son derece ümit verici (!) yanıt böyleydi. Ancak itiraf edeyim, o cevabı duyduğum an Pekşen’in haklı olduğunu çok iyi biliyordum. Pekşen bana, “kalemin iyi diye kimse seni köşe yazarı yapmaz” demişti.

Büyüklerin küçüklere nasıl itibar dağıttığını anlatan güzel bir örnekti. Elbette Yalçın Pekşen, bu sohbetin tanığı Yalçın Bayer ve ben, bu diyaloğun üzerinden 10 yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra bir üniversite öğrencisinin Facebook diye bir iş kurup milyarder olacağını bilemezdik. Bana ve yaşıtlarıma “olamazsın” denilen yerlere Y kuşağı geliyordu ve çok da güzel oluyordu.

Avni’deki bir yılın ardından Hürriyet Dergi Grubu’nda 4 yıl daha kalem salladıktan sonra (1999 yılında) danışmanlık sektörüne geçtim. Neyse ki geçene kadar her hafta bana ayrılan bir sayfada mizah yazmış, karikatür çizmiş, haber sayfalarını yazmış ve dergi için röportajlar yapmıştım. Hevesim geçmemişti belki ama işimi iyi yapmıştım. Benim geldiğim yerde (yıllarda) küçüklerin ne olacağına büyükler karar veriyordu. Dedim ya, sanki Allah baby boomer kuşağa “dünyaya sizden sonra gelenlerin itibarını siz dağıtın” demiş, onlar da bu görevi kabul etmişti. Yanlış anlamayın, “imagine there is no country, imagine all the people living life in peace” (3) diye şarkılar söyleyerek meydanlara inmiş, sözüm ona hümanist, gururla “biz 68 kuşağıydık” diye böbürlenen, ancak eşitliği ve adaleti savunurken birden bire kapitalist olup daha pahalı arabalara binen, evini bırakıp villaya yerleşen, kendisi milyarlar kazanırken evindeki hizmetçiye asgari ücret veren bir kuşaktan bahsediyorum.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünde yer alan “ilmi” -yani septik aklı- esas almak yerine “bilinenin kesinliğini” temel alan baby boomer kuşağı, bir ilim tarikatı inşa etmiş ve en azılı müridi haline gelmiştir. Bilinenleri sorgulamayı reddeder, bilinenlerin kesinliğini ve yaygınlığını savunur. İtibarı, statik fikri sorgulayıp yeni yaklaşım getirene atfetmek yerine “en çok satana” veya “en çok yayana” atfederek adeta dünyanın bir malumat çöplüğüne dönmesine göz yumar.

Eminim Eflatun “düşünceyi aramak” üzere yola çıktığı akademiyi kurarken bu durumu hayal etmemiştir ama okulu ekole çeviren zihniyet, ilmi de dogmatik bir sürece çevirip bir tarikat haline gelmiş ve kendilerini bilenler sınıfından ilan ederek entelektüel dinini yaratmıştır. Bu baby boomer mezalimi karşısında Y kuşağının saf cehaleti adeta bir panzehir gibi gelmiştir. Çünkü Y kuşağı sadece bilmemekle kalsa iyi, merak da etmeyerek baby boomer kuşağa adeta hümanizm dersi vermektedir.

Çünkü insan entelektüel bir varlık olmaktan önce, acıkan, korunmak isteyen, ilgi çekmekten hoşlanan sosyal bir hayvandır. İnsanı insan yapan temel ihtiyaçları vermeden onun aklına bir yön vermek isterseniz karşınızda hem düşünmeyi, hem de yaşamayı bilmeyen bir hayvan bulursunuz. Bunun da sonu, artık nerdeyse her yerde gördüğümüz kalitesizlik (bayağılık) ve şiddettir. Bir kuşağın bir kuşaktan daha çok şey bildiği zannı bana göre kurmacadır. İddia eden kuşağa kendini iyi ve güçlü hissettirmekten başka da bir faydası yoktur. Bir kuşağın mutlaka bir kuşaktan daha çok tecrübesi vardır ama son yirmi yıldır içinde yaşamakta olduğumuz türden maddi tekamül dönemlerinde teknoloji, dil, içerik, üslup, tarz ve bilgi öylesine büyük değişimler göstermektedir ki, önden giden kuşak her geçen gün daha da cahilleşirken, oyunun kurallarını artık yeni gelen yazmaktadır. Bunun bir yerden geri dönmesi de mümkün değildir.

Artık herkesin kendi kendine itibar atfettiği bir dünyada bir “itibar dağıtıcıya” daha fazla ihtiyaç olmadığı gibi, her insan kendinden sonra gelene oranla daha cahildir. Başkasına itibar atfetmeye kalkmanın ahlaki sorunları bir yana, yaşı büyük olanın küçüğün karşısına geçip bilgi ve tecrübe aktarması dönemi bitmiştir. Artık herkesin, yaşı ve başı ne olursa olsun herkesin, her türlü deneyimi ve bilgiyi “dinleme” çağıdır.

Çok bilmişlerin sınıf eşitliği ideali bizzat kendilerinin açgözlülüğü ve iktidar olma hırsı sayesinde yok olmuş, dünyada kendi kendini tamamlama dışında bir “ideal” kalmamıştır. Devir Descartes’ın dediği gibi “düşünüyorum öyleyse varım” diyenlerin çağıdır. Baby boomer, “ben de varım” diyen herkesin konuşmasına çok bozulmaktadır çünkü bugün yazıp çizene itibar dağıtan, “sen yaz” veya “sen yazma” diyen bir otorite, bir itibar bağışlayıcısı yoktur. Düşünsel sınıf farkının kalmadığı bu ortam, işte bu ezbercilerin sinirlerini çok bozmaktadır. Hele ki bu sosyal hayvanların, baby boomer kuşağın üretimlerini okumak yerine kendi arasında eğlenmesi onu iyice delirtmektedir. Tam da Socrates’in dünyasında olduğu gibi şimdi herkes konuşmaktadır.

Diyebilirim ki; okul kapanmış, Socrates’in yeniden sokağa çıkma zamanı gelmiştir.

——————————

(1) “Ben genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum ama yaşlı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun.”

(2) “Ben biliyorum çünkü yaşlıyım ama sen bilmiyorsun çünkü gençsin.”

(3) “Ülkelerin olmadığı, tüm insanların hayatı barış içinde yaşadığı bir dünya hayal ediyorum.”