Acıyı paylaşmak; bir acı yaşamış olanların karşısına çıkıp ‘seni anlıyorum’ anlamına gelecek bir duruştur. Tariften de anlaşılacağı üzere, bir duruştur; acıyı hissetmek veya hafifletmek için bir şey yapma durumu değildir ve acıyı yaşamamış olanların acıyı yaşayanlara verdiği bir mesaj olarak edilgendir. Çünkü acı paylaşılmaz. Acı kime denk geliyorsa onun canını yakar, kül eder, bitirir. Diğerinin paylaşmaktaki gayesi bir iyi niyet dileğidir sadece.
Biz de toplumsal acılarda, nedeni ister terör, isterse doğal afet veya kötü bir kaza olsun, acıyı paylaşma konusunda sınırsız polemiğe girebiliyoruz. Yas ilan edilsincilerden tutun, profil resmini karartanlara, daha önceki acıda neredeydiniz kardeşimcilerden, kınama yazmadı diye Facebook’ta yıllar sonra bulduğu ilkokul arkadaşını listesinden çıkartana kadar polemik çeşitlerimiz var. Acıyı yaşamadığı halde paylaşıyorum diyenler de böylece kendi aralarında acıyı çok hissedenler, daha az hissedenler, hissetmeyenler, hissettiğini sosyal medyada ifade etmeyenler, bazı acıları paylaşıp bazılarını paylaşmayanlar olarak çeşitli gruplara ayrılıyor ve her toplumsal acıdan sonra bir de bunların kendi atışmasını izlemek zorunda kalıyoruz. Acımızı unutturacak acılıkta bölünmüş bir topluluk olmanın derdini, ağırlığını, kasvetini yüreğimizde hissediyoruz.
Hayatın fazla politize olmasından kaynaklanıyor elbette. Bu da politikadan değil, insanların bilfiil siyasete girmeden, sivil toplum adına siyasete bu şekilde katılımından kaynaklanıyor. Arkasında trol ekipler vardır veya yoktur ama bir şekilde alışıldıktan sonra arkasından trol uygulamaları çekseniz de bu tavırlar öğrenilmiş davranış olarak toplumda yerleşir ve gelecek nesillere tortularıyla birlikte aktarılır. Oysa bizim bunlarla zaman harcamak yerine bize ve herkese iyi gelecek işleri yapıyor olmamız gerekir.
Bir örneği inceleyerek düşünelim: Euro 2016 çeyrek finalinde Portekiz ile Polonya karşılaşacak ve bu maçın başlama saatine kadar bizim federasyon başkanı tüm gün UEFA yetkilileri nezdinde baskı kurarak maçın başlama seremonisi sırasında saldırıda hayatını kaybedenler anısına saygı duruşu yapılmasını onaylatmaya çalışıyor. Basının aktardığına göre bastırıyor, bastırıyor, nihayet bir alkışlı protesto kararı çıkıyor. Maç başlarken, tüm gün akşamki maçı bekleyen çoğunluğu Portekizli ve Polonyalı insanlar başta olmak üzere, maça bilet alan ev sahibi Fransızlar ve dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen ve bu maçı bir eğlenme fırsatı olarak gören on binlerce insan alkışlıyor. Büyük çoğunluğunun maça saatler kala içki içmeye başladığı malum çünkü orada maç eğlencesi böyle bir şey. Turnuvanın en büyük sponsorlarından biri Carlsberg ve herhalde her stadın yanında insanlara içki sunulan bir taraftar çadırı da var. O ruh hali içinde, eğlenmeye gelinen bir yerde, tam bir dakika bile dolmadan sona eren bir alkışın kime ne anlamı var?
Buna aklı oynayacağı çeyrek final maçında olan milyoner topçuları da eklersen burada bir alkış yapmakla kim hangi acıyı paylaşıyor? Bırakın acıyı paylaşmayı, daha çok eğleniyor gibi göründüler bu (alkışlı) protesto nedeniyle… Terör örgütlerinin bile hoşuna gitmiş olabilir.
Bazı farklı Avrupa ülkelerinde yapılan ışıklı ay-yıldız yansıtmalarını da bizim basının ‘acımızı paylaştılar’ gibi bize sunmasının bizde yarattığı olumlu hislerden ne kazandık bilmiyorum ama iletişimin temel hedeflerine bakarsak, bu gibi eylemlerin veya mesajların yapıldığı yerdeki toplulukları etkilemesi beklenir. Misal Euro 2016 maçındaki alkışlı protesto nedeniyle sizce kaç Avrupalı, terörle mücadele konusunda Türkiye’nin kendi ülkelerinin hükümetleri tarafından daha çok desteklenmesi gerektiğini düşünüyordur bugün?
Maça gelmeden önce Türkiye’ye bakışı ile maçtaki alkıştan sonra Türkiye’ye bakışı arasında ne değişmiş olabilir? Oysa yöneticilerin, etkisi zayıf olan işlerde başarı elde etmekle bir şey kazanılmayacağını bilmesi gerekir. Euro 2016’da bizim baskımız olmadan bir eylem kararı almayan, ricamıza ve ısrarımıza rağmen bir saygı duruşunu bile fazla gören UEFA yönetimine karşı daha fazla ısrarcı olup etkisi düşük bir ‘publicity’ sonucunu elde etmek yerine, bırakın UEFA’yı kendi haline, dönüp kınayın ve tüm Avrupa basınına ‘UEFA Türkler için bir dakikayı mı fazla buldu’ diye eleştiriler yazdırın!
Bırakın kendi sistemlerindeki çelişkiye odaklansınlar. Böylesi, bir dakikalık alkıştan daha fazla farkındalık ve geleceğe dönük olarak daha fazla ortaklık duygusu yaratır.
Etkisi zayıf işlerde ısrar etmek, enerji ve zaman harcamak yöneticiler için kayıptır. Çoğu yönetici hedeflediği işin etkisine bakmak yerine, kafasındaki hedefe odaklanır, sadece kendi istediğinin olmasına çalışır ve sonunda da istediği olur ama bundan geleceğe dönük olarak bir şey kazanmaz. Şirketler çoğu zaman çalışanlarına yapacağı jestlerde teklif alırken en uygun (!) fiyatlı olanı seçer ve sonuçta çalışanlar yapılan jestten dolayı mutsuz olur. Çalışanları mutsuz etmek yerine o jest hiç yapılmasa daha iyidir. Mutlaka yapılacaksa, ne istiyorlarsa onun bedeline katlanıp verirseniz, onlar da size daha fazla bağlı çalışır. Çünkü karşılıklı anlayış böyle işler.
Belli ki UEFA acımızı paylaştığı için değil, çok ısrar ettik diye bir şekilde çözüm icat etmiş. Bir Türk’ün ısrarından kurtulmanın en iyi yolu onu susturacak bir şey vermektir, bunu bir Türk olarak çok iyi biliyorum. Burada biz ne elde ettik, meçhul.
Türkiye çoğu konuda da, terörde de, haklı argümanlarını, yaşadıklarını, acısını Avrupa’ya da, dünyaya da anlatamıyor. Anlatmak için gerekli iletişim tekniklerini kullanmıyor. Her şeyi salt propaganda olarak görme veya icra etme yanlışına düşüyoruz ve bunun en önemli nedeni yöneticilerimizin çok büyük çoğunluğunun bilgilerinin geçen yüzyıldan kalma olmasından… Eski bilgiyle yeni sistemler çalıştırılmamalı…
Otuz yıllık aracı trafiğe çıkarmak bile yasak ama otuz-kırk yıl evvelki iş yapma veya yönetme modelini bugün ülke için, şirketi için, bölümü için bir yöneticinin kullanması serbest. Kırk yıl evvelin iş yapma tekniğini bilen, kafası eskide kalmış biri, bir sermaye bulduğu zaman iş yapmasının, istihdam yaratmasının önünde bir engel var mı, yok! Siyasete girmesinin önünde bir engel var mı, yok!
Türkiye başta terörle mücadele olmak üzere, bir çok alandaki sorunlarını farklı halklara daha iyi ve daha modern şekillerde anlatmalı. Ne kadar çok ‘biz-onlar’ diye bakar ve öyle görürsek, sistem de ‘biz ve onlar’ olarak ayrışır. Sonra da birleşsin istediğiniz zaman onu bir araya getiremezsiniz. Dünyanın kıtaları bir zamanlar tek bir kıtaymış. Bunu biliyoruz ama bunları bugün bir araya getiremiyoruz. Sorun ile çözüm arasını, mesajların arasını, yakınlıkları ne kadar açarsanız bunları kapatmanız da o kadar zor olur.
Bizim için değerli ve anlamlı olan Avrupalıların ve diğer halkların bizi kendi içinde haklı bulmasıdır. Onların basınında haklı olduğumuz yanları yazabilecek insanları var etmek, onlara kendimizi göstermek gerekir. Görünür olursanız sizi görürler; ‘Avrupaaa Avrupaaa duy sesimiziii’ diye başlayan o ezik düşünceden kurtulmadan bizi kimse duymaz.
Biz herkesten önce rövanşizmi bırakmalı ve herkesin acısında yanlarına koşan yine biz olmalıyız. Onlar bir anlamaz, iki anlamaz. Avrupa’da halk tutucudur, kolay kabullenmez ama onlar da insandır, biz yanlarına koştukça bize hak ettiğimiz değeri verirler. Avrupa ile aramızdaki mesafenin bir nedeni ve onlarla savaştığımız dönemlere bizim bugün büyük bir hayranlıkla bakıyor olmamızdır. Ben ülkemizin Müslüman olmasından çok esas nedenin bu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de Kemalist ile Osmanlıcı hiçbir konuda anlaşamaz ama ikisi de aynı şeyden gurur duyar: Avrupa’yı mağlup etmiş olmak!
Oysa mağlup ettiğimiz Avrupa rönesansta (estetikte) ve reformda (dini bağnazlıkla mücadelede) bizi geçtiği için biz mecburen onları yenebildiğimiz tek alanı öne çıkarıyoruz. Çünkü biz kendi rönesans ve reformumuzu yapamadık.
UEFA’nın ne düşündüğü politikadır, canı cehenneme. Biz bize yakışanı yapalım; herkesle insanlık değerlerine uzaklıkta değil yakınlıkta yarışalım. Marifet başkalarına doğruyu yaptırmak değil, kendi doğrularımızı yapıp başkalarının bunu anlamasına çalışmaktır.