Galatasaray Monaco’yu eleyerek Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale kaldığı 15 Mart 1989 gecesi, Türk milleti ilk kez tek bir takım, parti, marti gibi bir gruplaşma dışında ortak bir sebep için koşarak sokaklara inmiş ve elimizde Türk bayraklarıyla saatlerce bağırmıştık. O gece kaçta uyuduk hatırlamıyorum ama yattığımda hala ortalık korna seslerinden yıkılıyordu.

Türkiye Senegal’i Dünya Kupası’nda İlhan Mansız’ın altın golüyle 22 Haziran 2002 günü saf dışı bırakıp tarihinde ilk kez yarı finale çıktığında da sokaklara dökülmüştük. Evimiz yakın olduğu için Bağdat Caddesi’ne çıktığımızda iğne atsanız yere düşmüyordu. Bu sırada caddenin altından doğru bir grup Genç Fenerbahçeli, üstlerinde Fenerbahçe formasıyla ve büyük bir coşkuyla “Fenerbahçeee sen çok yaşaaa” diye bir tezahüratla geliyor ve yaklaşık bir saat daha sürekli olarak Fenerbahçe lehine tezahüratlar yapıyordu.

Bu iki olay arasındaki farkı arif olan anlamıştır. Örnekte Fenerbahçe geçiyor olsa da, bu onlara has bir mesele değil, milletçe ruh halimizin bir yansıması.

Eskiden bazı lakapları vardı futbolcuların. Fatih Terim’e “İmparator” denilirdi, Rıdvan’a “Şeytan”. Galatasaray savunmasında “Çaycı Ahmet” vardı, Beşiktaş savunmasında “Takoz Recep”. Recep rakibi yıpratırdı ama bir gün bile kötü niyetli bir tekmesini kimse görmemiştir. Zaman zaman iki adım yanındaki arkadaşına isabetli pas atamazdı ama rakip kaleye 40 metreden golü de vardır, kendi kalesine rövaşata golü de… Takoz yani.

Beşiktaş’ta her futbolcunun bir lakabı vardı: Sarı Fırtına Metin, Şifo Mehmet, Atom Karınca Rıza, Kibar Feyyaz, Sakar Ali, Tahtabacak Kadir… Kadir hep sol ayağıyla oynadığı için kullanmadığı sağ bacağına taraftarlar tahta bacak derdi. Beşiktaş 1990-1992 yıllarında üst üste 3 kez şampiyon olurken bu futbolcuların hemen hepsi henüz üniversitede okuyorlardı.

Bugün ise lakabı olan bir futbolcu görmüyoruz büyük takımlarda… Ya da haksızlık etmeyelim, medya Beşiktaş’ın savunmacısı Gökhan Zan’a “Cam Adam” diyor, iki maçta bir sakatlandığı için!

En büyük lakap Baba!

Lakapları tribün koyar aslında, medya değil. Lakapların en büyüğü ise Baba. Türk futbolunda Baba lakabını kazanmış başka isimler olsa da, bunlar arasında en fenomen olan Hakkı Yeten’dir. Beşiktaş’ta 18 yıl forma giymiş ve futbolu bu kulüpte bıraktıktan sonra “Onursal Başkanlık” mertebesine kadar yükselmiştir.

Hakkı’ya Baba lakabı verilmesinde onun otoriter, efendi ve savaşçı kimliğinin payı çok olmuştur. Ona sadece Beşiktaşlılar değil, rakipleri de Baba der ve sözünden dışarı çıkmazmış. 1946 yılında Beşiktaş ile Karagümrük oynuyor. Maçta Beşiktaş’ın attığı bir gol ağlar yırtık olduğu için hakemi yanıltıyor ve sayılmıyor. Bunun üzerine Beşiktaş taraftarları başlıyor sövmeye. Baba önce susun diye işaret ediyor, tam susuyorlar hakem bir başka ters karar veriyor ve seyirci yine geriliyor. Bu böyle bir kaç defa olunca seyirci iyice deliriyor ama Baba Hakkı’nın hürmetine taşkınlık olmuyor. E maç bitince taraftar hakemin sahadan çıkışını bekliyor öfkeyle! Baba Hakkı kollarını hakemin omzuna atıyor ve kendisinin kontrolünde sahadan çıkarıyor. Baba Hakkı tavrını böyle koyunca taraftar da işi daha fazla uzatmadan evin yolunu tutuyor. Hakem, Müjdat Gezen’in babası Necdet Gezen.

Baba Hakkı’nın nasıl bir insan olduğunu anlamak kolay değil: Galatasaraylı Coşkun Özarı’yı ve Fenerbahçeli Suphi Ural’ı ayrı ayrı maçlarda Beşiktaş’a attıkları golden sonra maç sırasında yanına çağırıp güzel gol attıkları için tebrik ediyor.

Yine bir başka maçta, Beşiktaş forması üzerine süveter giyerek oynayan da Baba Hakkı. Hakem soruyor maç başlamadan süveteri göstererek “Ne iş?” diye. Baba diyor ki, “Hava soğuk, hastayım. Böyle oynayacağım”…

Bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçında hakemden kırmızı kart gören Beşiktaşlı Cihat, dönüp bir kez de Baba Hakkı’ya soruyor “Çıkayım mı?” diye! Baba, çık diyor. Baba Hakkı başka bir maçta, daha sonraları İtalya’nın Lazio ve Palermo takımlarında da forma giyen ve kariyerinde kornerden 39 golü olan ünlü Şükrü Gülesin’i korner atışında kendisine pas vermeyip direk kaleye vurarak gol attığı için sahanın içinde kovalamaya başlamış. Şükrü Baba’dan tokat yiyecek diye hızla kaçarken Baba seslenmiş “Kaçma gel seni tebrik edeceğim!”

En ünlü hikayesi ise 1941 yılında Ankara’da Harbiye ile oynanan maç şüphesiz! Beşiktaş’ın en dolu dizgin gittiği yıllar, öyle kolay kolay yenilmiyor. 8 yılda 7 şampiyonluk alınmış filan. Öyle bir fırtına dönemi yani siyah-beyazlıların. Harbiye ilk yarıda o Beşiktaş’a 3 gol atıp ilk yarıyı 3-0 önde kapatıyor. Durum kritik! Soyunma odasında Baba Hakkı gürlüyor ve İstanbul’a dönüş biletlerini eline alarak takıma “Bu maçı kazanamazsak biletleri yırtarım, İstanbul’a yürüyerek dönersiniz” diye bağırıyor. Beşiktaş ikinci devrede 6 gol atıp maçı 6-3 kazanıyor!

Baba Hakkı, Beşiktaş’ın kendi sahasında Fenerbahçe’ye 4-0 yenilmesinden sonra ise saha içinde kendi takım arkadaşlarını tek tek kovalayarak dövüyor. Aralarında tek kurtulan, tazı gibi koşan Şükrü oluyor!

Ülkemizde sevgi, saygı, takımdaşlık ve hakkaniyet ölçüsü nereden nereye gelmiş!

16 Nisan 1989’da hayata gözlerini kapamış Baba Hakkı. Hani yazının başında anlatmıştık; 15 Mart 1989’da yani ölümünden bir ay önce sokaklara inmişiz takım ve renk farkı gözetmeden, millet olarak çılgınca sevinmişiz.

Sonra Baba ölmüş. Sanki onunla birlikte bazı değerler ve belki insanlık da.