116 yıllık Beşiktaş kulübü 20 Ekim tarihinde zor bir seçime gidiyor. Seçimi zorlaştıran başlıca unsur, 2.1 milyarı futbol anonim şirketine ait olmak üzere dernekle birlikte toplam 2.8 milyar liralık konsolide borca sahip olması, gelirler üzerindeki temlikler, azalan gelirler, nakit akış sorunları, artan kur riskleri ve Ziraat Bankası ile kulüpler arasında gerçekleştirilen anlaşmadan doğacak yönetimsel zorluklar.
Buna elbette azalan sportif başarı beklentilerini ve bunun camia ve yönetim üzerinde oluşturduğu müthiş baskıyı da eklemek gerek. Çünkü puan tablosunda zirvede olamayan bir Beşiktaş, büyük takım değerinde olamayacaktır. Endüstriyel alanda ise Avrupa’nın ekonomik anlamda Top 20 listesinde bulunan takımları ile aramızda giderek artan ekonomik farkları, takımlarımızın altyapıdan oyuncu yetiştirme becerisini yitirmiş olmasını, Türkiye’nin Şampiyonlar Ligi’ne iki-üç yıl içerisinde şampiyon takımını direkt olarak gönderememe tehlikesini de eklersek, Türk futbol kulüplerini 2020-2030 arasındaki 10 yıllık süreçte kabus gibi bir dönem bekliyor olacak.

Tablo – Deloitte Football Money League’de son gelirler sıralaması
20. yüzyıla “halkın takımı” olarak imza atmış bir Beşiktaş’ın, yeni stadının inşaasıyla birlikte yaşadığı bazı değişimler sonucu artık Türk halkının genelini heyecanlandıran bir özelliğinin kalmadığını da üzülerek gözlemliyorum. Beşiktaş medyatik olarak da çok başarısız.
Aslında yeni stadı ve sponsorluk anlaşmalarıyla, Şenol Güneş gibi sevilen bir ismi teknik direktör yapmakla, ardından Şampiyonlar Ligi’nde gruptan yenilgisiz çıkmakla dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Beşiktaş’ın çoğu yükselişi gibi çok kısa sürdü. Beşiktaş son çıkışını da elinde tutamadı.
İnönü Stadı, ülkemizde en gür sesle “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bağrılan ve en büyük Türk bayrağının açıldığı tribünlere sahipti. Orada başlayan bir şov veya şarkı tüm ülkeye yayılırdı. Sosyal sorumluluk mesajlarıyla medyada sürekli gündem olurdu. Yeni statla birlikte bu ruh yerini başarı varsa varız, yoksa yokuz diye takılan kitlelere bıraktı. “Ahmet dursun, Seba gitsin” ile başlayan, Beşiktaşlılık ile ilgisi olmayan, kulübe sonradan eklemlenen yan kültürlerin de yeni statta tam gaz ilerlediğini görebiliyoruz. Maç devam ederken Beşiktaş’ı protesto etmek de yine bu yeni Beşiktaşlı (!) duruşuna sahip kitlelere nasip oldu. Beşiktaş’ın ne gururu kaldı, ne vakarı.
Sadece borcu yüzünden maddi olarak gerileyen bir Beşiktaş markasıyla değil, aynı zamanda manevi olarak da gerileyen, Türk Milleti ile yeni ve güncel bağlar kurmakta eski becerisinden uzak bir Beşiktaş var karşımızda. Tarihi ve misyonuyla bakarsak, Beşiktaş kesinlikle bu değil.
Zengin çocukları ve Beşiktaş arasındaki ilişki sorunu
Bir iletişimci gözüyle şunu da kendi perspektifime eklemek isterim: Fikret Orman başkan seçildikten sonra Bağdat Caddesi’ndeki Kartal Yuvası mağazasının açılışında (06.04.2013) çok talihsiz olarak şöyle demişti: “Zengin çocukları Beşiktaşlı olmaz!”
Beşiktaş başkanı, bu tip sosyolojik okumalar yapmak yerine, zengin çocuklarının (bu nasıl bir hedef kitleyse) beğeneceği, kıskanacağı bir Beşiktaş yaratmayı ve halkın tamamının Beşiktaş ile gurur duymasını hedeflemeliydi. Bu sadece bir örnek. Beşiktaş yönetimlerinin en büyük sorunu, gerçek sorumluluklarının ve tarihten gelen misyonlarının ne olduğunu unutmuş görünmeleri.
Beşiktaş taraftarının sıklıkla “biz ve renkliler” diye ayırdığı ezeli rekabet belki taraftar arasında bir espri olabilir ama yönetimler için üzerinde durulması gereken asıl nokta, dışarıdan bakıldığında Beşiktaş’ın her alanda çok renksiz bir camia olması. Beşiktaş’a renk gelirse, Beşiktaş renklerle ilişkisini doğru yönetirse, yeni nesil de dahil olmak üzere, ülkemizde ve hedeflenen farklı coğrafyalarda da Beşiktaş’ın daha çok ilgi çekebileceği kesin.
Bu anlamda, zengin çocukları Beşiktaşlı olur mu, olmaz mı tartışmasını bir kenara bırakarak, zengin veya yoksul fark etmeksizin, Beşiktaş nasıl herkese ilham verebilir, buna bakmak gerek.
Pazarlamanın altın kuralı, kendinizi nerede var etmek istiyorsanız, oradaki temel kültüre hitap eden özelliklere sahip olmanız veya bunları güçlendirmenizdir.
Beşiktaş’ın çözümleri nerede?
Ziraat Bankası anlaşması ile birlikte ekonomik borcun ödenmesinde yaratıcılık gerektiren fazla bir şey kalmadı. Nakit geliştirme konusunda pamuk eller cebe dönemi sürecek. Üstelik artık Ziraat süreci nedeniyle verilen paranın kulüpten geri alınması da uzun bir süre mümkün görünmüyor. Bu nedenle önümüzdeki günlerde sanki kendi cömertliğinden kaynaklanıyormuş gibi “ben verdiğim parayı geri almayacağım” diyenleri de duyabiliriz.
Beşiktaş’ın ekonomik olarak daha fazla açılmadığı sürece bir yerden sonra toparlayacağı kesin. Ölçülebilir ve öngörülebilir bir alan olan ekonomik risklerin bugünkü şartlarda iyi yönetilmeme lüksü kalmadı. Buna karşın, sportif ve kültürel sorunları çözmek daha zor.
Başkanlık seçimiyle birlikte Beşiktaş’ın teknik direktörünün de sürekli tartışılıyor olması, bu sezonu da çok erken kaybetme riskini getiriyor. Bunlar Beşiktaşlıların kabul etmemesi gereken bir şey. Bu takım ya hep birlikte savunulmalı, ya hep birlikte terk edilmeli. Maça gidip ortamı Beşiktaş aleyhine germek veya hocayla, oyuncuyla alay etmek Beşiktaşlılıkla açıklanamaz.
Vodafone Park tribünleri hesaplaşma yeri olmaktan çıkarılmalı, maçlar eskisi gibi futbol literatürüne geçecek şovlarla bezenmeli, Beşiktaş’ın pazarlama albenisini ve gelirlerini artırmak adına üçüncü forma rengi kısırlığı ortadan kaldırılmalı ve halkın her kesimine hitap eden içerikler geliştirilmeli.
Beşiktaş Müzesi’nde eksik kaldığını düşündüğüm Balkan ve Çanakkale savaşlarına ilişkin tarihi unsurların eklenmesi ve Müze ile Şeref Turu’nun Dolmabahçe Sarayı ile birlikte pazarlanmasında da çok büyük yararlar var. Beşiktaş yönetimi, santra noktasına bir pergel batırıp, stadı 5 kilometre çevrsiyle birlikte pazarlayabilmeli. Elbette, stadın en büyük eksiği olduğuna inandığım, gizli kırmızı renk aydınlatmaların da eklenmesinde yarar var. Stat siyah-beyaz renkte ama maçlar hep gece oynandığı için karanlıkta siyah bir görsel efekt yaratamıyor. Aydınlatma spotlarının yeşile bürüdüğü Vodafone Park görselliğinin rakipler için gerginlik verici olduğunu sanmıyorum. Stadın koridorlarına ve çatısına kırmızı renkli gizli aydınlatmalar konularak ortamda agresif derinlik yaratılabilir.

Resim – Arsenal’in stadı, Emirates’teki kırmızı derinlikler

Resim – Tasarım aynı, sunum farklı. V. Park’ın renkleri stadı büyütmüyor

Resim – Beşiktaş ile Boğaz’ın mavisi ayrılamaz. Tarihi ve coğrafi olarak rakipsiz bir konumda
Beşiktaş’ın üçüncü forma rengi ile ilgili de gri rengin tamamen terk edilmesinin ve tüm dünyaya pazarladığımız ve Beşiktaş semtinin doğal sınırları olan İstanbul Boğazı’nın “mavisi” ile bayrağımızın rengi olan “kırmızının” dünyaca tanınmış formlarında kullanılmasının etkili olacağına inanıyorum. Burada kast ettiğim tanınmış formlar, kırmızı formada İngiltere milli takımının seti, mavide ise İtalya milli takımının beyaz şortlu forma setleridir. Beşiktaş’ın her yıl biri siyah, biri beyaz forma tasarlama alışkanlığı da son bulmalı, ana (iç saha) forması beyaz, deplasman ise siyah-beyaz veya alternatif (üçüncü renk) forma olmalıdır.

Resim – İngiltere klasik forma seti (solda) – İtalya klasik forma seti (sağda)
Amacım Beşiktaş’a buradan bir pazarlama reçetesi yazmak değil elbette. Bunları sadece başkan adaylarının gündeminde teknik adam, futbolcu gibi söylemlerin olmasına nazire olarak yazdım. Beşiktaş’ın sorunları hoca veya futbolcu değildir. Yüzlercesi gelir, gider. Beşiktaş kendi formunu, havasını, tarzını kaybetmiştir. Bunu geri getirmek gereklidir. Bunu dünyaya satacak seviyeye yükseltmek gerekir.
Kanımca, yönetimde ve sahada Bayern Münih, pazarlamada ise Barcelona modeli Beşiktaş’ın 2020’li yıllarına damga vurmasını ve bunun üzerine inşa edilecek çalışmalarla Beşiktaş’ın gelecek on yıllara kendi markasını geliştirerek taşımasını sağlar.
Beşiktaş’ın başkan adayları
Seçime günler kala genel havayı şöyle görüyorum:
Beşiktaş genel kurulu, uzun süredir Çebi’nin adaylığını ve başkanlığını görmek istiyor. Bir anlamda Çebi başkanlık koltuğu için Fikret Orman sonrasına rezerve edilmiş gibi diyebilirim. Ama bu ifade ettiğim durum genel bir tablo sadece. Diğer bir aday Serdal Adalı’nın yönetimdeki görevinden istifa etmeden aday olması ve camiada çok konuşulan toplu üye yapılanların hareket tarzı, seçimi tam tersi öngörülemez bir tabloya sürüklüyor.
İletişim perspektifinden ise görüntü daha farklı. Çebi’nin ve Adalı’nın iletişim çalışmaları son derece amatörce ve başarısız. Bu iki ismin Beşiktaş’ın geleceği ve sorunların çözümü için ne düşündüğü konusunu seçime günler kala bilen ve anlatabilen kimse yok. Kendileri de hedeflerini çok geniş ifadelerle -deyim yerindeyse adet yerini bulsun diye- hafif bir ses tonuyla anlatıyor.
İletişimde en iyi performansı ortaya koyan aday Hürser Tekinoktay. Daha somut ve anlaşılır bir içerikle konuşuyor ve medyada görünme performansı çok daha iyi. Belagat eksiklikleri olduğunu söyleyebilirim ama çok heyecanlı olduğunu varsaymak gerek. Tekinoktay daha önce aday oldu ve camia onu tanıyor. Adaylığıyla ilgili bir web sitesi ve manifestoları var, daha şeffaf bir kampanya yürüttüğünü söylemek mümkün. Ancak sosyal medyadaki purolu ve Che dövmeli resmiyle BJK genel kuruluna, Çebi ve Adalı gibi iki doğuştan kravatlı aday karşısında “şimdilik beni seçmeyin” mesajı veriyor. Bir sonraki seçimde Tekinoktay daha çok konuşalacak gibi görünüyor.
ADAYLAR
Ahmet Nur Çebi
Fikret Orman yönetiminin en önemli isimlerinden biriydi. Stadın inşası ve geri dönüşle birlikte gelen arka arkaya iki şampiyonluktaki payını camia iyi biliyor ve takdir ediyor. Bu süreçte yönetimden ayrılmasının nedenleri ve genel olarak Ahmet Nur Çebi çizgisi olarak özetleyebileceğim karakter ve tavırları da camiada geniş olarak takdir ediliyor. Çebi’nin bu takdirleri sonuna kadar hak ettiğini düşünenlerden biriyim.
Ancak, daha önce “başkan aday olmadığında ben olurum” demesine rağmen, son dönemde çok hızlıca gelişen Beşiktaş seçimlerine hazırlıksız yakalandığı izlenimi vermesi benim kafamı karıştırdı. İçeriden edindiğim bilgiye göre, aday olmaya karar vermesi de çok gecikti. Bu gecikmeye rağmen, seçime günler kala ortada ne bir akılda kalıcı sözü, ne de bir sloganı vardı. Çebi’nin Beşiktaş’ın geleceği için neleri tasavvur ettiği bilinmiyor. Çebi belli ki hakkındaki takdire güvenerek, iletişimde sakin kalmayı düşünüyor. Her ne kadar iletişimde geride durma üslubu Seba döneminin güçlü bir kimlik tasviri olsa da, devir değişti ve bu özelliği günümüz şartlarında başkan seçilse de, seçilmese de Çebi’yi zorlayacak.
Çebi’nin artık Cumartesi günü kongre başladığı andan itibaren tüm gözlerin kendisine döndüğü anda daha net olması lazım. Net ve anlaşılır bir sunum, içerik ve hitapla kongreyi ikna edebilir. Kendisinin de sıklıkla ifade ettiği toplu oy kullanılması sorununa karşın ise ne geliştirmeye çalıştığı konusunda hiçbir bilgim yok. Aslında buna karşı mücadele vermek için Fenerbahçe kongresinden önce olduğu gibi, herkesi sandığa getirecek bir söylem gerek ama Çebi’nin seçime sayılı günler kala böyle bir rüzgar estirdiğini söylemek mümkün değil. İletişimi ikinci plana atmış olması, işler iyi gitmezse ayağına dolanan en büyük eksiklik olarak tarihe geçecek.
Çebi’nin olası başkanlık görevine başladıktan sonra hem yönetimi, hem de Beşiktaş adına daha iyi ve bilimsel bir iletişim performansı ortaya koymasını dilerim.
Serdal Adalı
3 Temmuz sürecinin en ciddi mağdurlarından biri olmasına karşın bunu bir ajitasyon aracına dönüştürmemesi Adalı’nın karakteri hakkında en net fikir sahibi olunacak unsurlardan biri olabilir. İyi bir Beşiktaşlı ve en son Fikret Orman yönetiminde görev alması nedeniyle sorunları iyi biliyor.
Ancak Adalı da, Çebi gibi iletişim süreçlerinde çekingen ve kapalı bir isim. Bu seçim Adalı’nın ilk kez vitrine çıktığı bir süreç olmayacağı için Beşiktaş camiasının kendisiyle ilgili izlenimlerden yola çıkacağına şüphe yok. Medyada görünmeye ve konuşmaya Çebi’den önce başladı. Adaylığını açıklarken yönetimden istifa etmesi ve mevcut yönetimin devamı gibi algılanma olasılığını ortadan kaldırması daha isabetli olurdu. Ancak Adalı da, tıpkı Çebi gibi, bir iletişim hazırlığı yapmamış.
Çebi için sahip olduğum bir endişem, Adalı için de geçerli. Türkiye’nin hemen her sektöründe hakim olan yönetim ve yönetici kültürünü, burada sürdürüyorlar: Reaktif, çözüm yerine sorun odaklı ve her şeyi kabullenen. Umarım yanılırım ama seçim kampanyalarındaki dağınıklığa ve “copy-paste” yöntemlere bakarak, olası yönetimlerinde hangi yeniliği onlardan bekleyeceğimize dair bir fikir sahibi olamıyorum. Çok iyi bir Beşiktaşlı olmaları güçlü yanları gibi görünse de, daha öncekilerin de Beşiktaşlılıklarında sorun olmadığını hatırlarsak, Beşiktaş’ın artık biraz kendiyle ilgili konuşulmayanları konuşmasının zamanı geldi de geçiyor gibi görünüyor.
Hürser Tekinoktay
İlginç bir profil. Kongrede etkili bir rüzgar estireceğini, bu seçimde kazanamazsa ilerideki seçimlere çok daha iyi çalışarak geleceğini tahmin ediyorum. Tekinoktay cesur ve bu profil hemen bugün Beşiktaş genel kurulundan güvenoyu alamayabilir ancak yakın gelecekte şansı artacaktır.
Medyayı kullanma becerilerinin Çebi ve Adalı’dan daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Tekinoktay’ın iletişim açısından en büyük sorunu, şu ana kadar en çok o konuştuğu halde tüm ilgiyi üzerinde toplamayı başaramamış olması. İçerik ve üslup açısından bazı sorunları var. Onun cesareti ve çalışkanlığını bir yana, etki ve performans analizini ise ayrı bir yere koymak gerek şimdilik.
Tekinoktay kongreden aradığını bulamayabilir ancak bu süreci devam ettirmesinde ve çizgisinde gerekli revizyonu yaptıktan sonra hazırlıklarını sürdürmesinde yarar olacaktır. Çebi veya Adalı’nın alabileceği bir seçimi etkili kaybetmek ve bundan dersler çıkarmak, bir sonraki başkan olmaya daha fazla hazır olmayı gerektirir. Beşiktaş giderek daha fazla gençleşiyor ve Tekinoktay veya onun gibi genç isimlerin hedefleri ve kampanyaları giderek daha fazla önem kazanacak.
Tekinoktay’ın bu hazırlıklı haline rağmen, yıllardır başkanlık için adı geçen Çebi ve Adalı’nın ise zaman darlığından yakınmalarını 26 yıllık bir iletişim profesyoneli olarak açıklayamıyorum. Olsa olsa ekiplerinin anti-profesyonelliği olabileceğini düşünüyorum.
İsmail Ünal
Çalışmaları veya neden aday olduğu hakkında fikir sahibi değilim.
İletişim değil PR yapılmalı
İletişim farklı bir alandır, halkla ilişkiler farklıdır. İletişimi sadece seçim dönemi yapabilir ve seçim dönemi gelene kadar sessiz kalabilirsiniz. Ancak halkla ilişkiler aynı şey değildir. Süreklidir. İletişim yapmadan da halkla ilişkiler sayesinde seçimi daha başlamadan kazanabilirsiniz.
Futbol kulüplerinde yöneticiliğe soyunanlar bilimsellikle fazla ilgilenmez ama yine de burada bir kez daha belirteyim: Seçimler, seçim dönemlerinde kazanılmaz. Seçim kampanyasına yeni çıkan veya çok tanınmayanların ihtiyacı vardır. Kampanyaların ise görevi kararsız olanları ikna etmektir.
Beşiktaş’ta seçim döneminin çok kısa bir süreye sıkışmış olması örneğin yönetim listesini yapmak anlamında zorlayıcıdır ancak şu anda aday olan başta Çebi ve Adalı’nın Beşiktaş’ın geleceği için hangi modeli, projeleri ve çözüm kaynaklarını savunduğunu sadece Beşiktaşlıların değil, herkesin biliyor olması ve tartışması gerekirdi. Beşiktaş her alandaki renksizliklerini üzerinden atmadıkça, daha böyle fikirleri değil şahısları konuştuğumuz çok seçimi geride bırakırız.