(Bu yazım, The Brand Age Dergisi’nin Mart 2014 sayısında yayımlanmıştır.)
Siyasi iletişim ve markalama üzerine, her gün televizyonda saatlerce konuşan uzmanların anlattığının biraz dışına çıkıp hem konunun geneline, hem de ayrıntısına daha farklı bakalım.
Klişeler arasında dönüp durduğumuz zaman, kavramlar derinliğini kaybeder. Bir kavramın veya olayın geçmişini ve özünü unuturuz. Unutmak, hem bir lütuf, hem de bir baş belasıdır. Neden unutmak üzerinden konuya girdim? Siyasal iletişim, siyasi markalamanın ve itibar yönetiminin alanı değildir. İletişim, temel olarak; asla bir itibar yönetimi aracı değildir. Bizim PR sektörünün iş dünyasını aldattığı tek konu, iletişimi bir itibar yönetimi aracıymış gibi sunmasıdır. Bunun doğrusu, iletişimi yönetirken itibara zarar vermeyecek doğru kodlamaların yapılmasıdır.
Olayların çıkışını, fikirlerin doğuşunu, gelişim öykülerini unuturuz. Bir fenomen olarak gündem, bizi belli başlıklar arasında bir yolculuğa çıkarırken, büyük resmi karartır. Biz de bu katarsis içinde büyük resmi unutur, ayrıntılarda gezeriz.
Diğer yandan; siyasette markalamanın temeli siyasi partiler değil, gelenektir. Partiler, siyaset yapmanın anayasal platformudur ama siyasi geleneği ve eğilimi partiler belirlemez. Parti araçtır. Siyasi partiler, siyasetin alt markalarıdır.
Bağlantıları unuttuğumuz ve gündemi hakikat kabul ettiğimiz siyasal iletişim, bir politika üretme aracı olarak bilgi ve veri alanı değil, bir oyun sahasıdır. Kitleleri ikna etme üzerine kurulu bu alanda insanın unutma özelliği, siyasetçinin de en sevdiği özellik olmalı mutlaka.
Öyleyse siyasette parti ve liderden daha üst markalar vardır diyebilir miyiz?
Diyebiliriz! Siyasi partileri bugün açar, yarın da kaparsınız. Şirket açıp kapamak gibi, serbesttir. Ancak geniş kitlelerin eğilimleri bugünden yarına değişmez. Kitle tekamülü, bireysel aydınlanma gibi çalışmaz. Dolayısıyla, siyasetin üst markaları, çok uzun zaman dilimlerinde oluşur veya değişir.
Siyaset tarihinde bilinen en üst marka kraldır. Kral, her şeyin sahibidir. Kraldan sonra kralın ailesi gelir. Daha sonra kralın sponsorları olan, asiller. Ve tabi ki, kralın ordusu. Ve olmazsa olmaz: Kralın adamları. Kimi yalakalıkla, kimi başka ilişkilerle kralın gözüne girenler.
Son sırada halk gelir.
Bir siyasi marka olarak kral, çok eski dönemlerden bu yana vardır. Dünyada henüz demokrasinin olmadığı çağlarda vahiy yoluyla başlatılan hak arayışının sürükleyicisi dinler olmuştur. Sonuncusu 632 yılında tamamlanmış kutsal kitapların, her şeyin mutlak sahibi olarak kabul ettiği Kadir-i Mutlak, kralın hükümsüz olduğunu anlatır. Tüm peygamberler, kralın karşısında yer almıştır. Kitaplı dinlerin ortaya koyduğu bu krallık karşıtı tavır ile birlikte, yöneten ve yönetilen (seçkinler ile halk) arasında ciddi bir karşıtlık başlamıştır. Kutsal metin ifadesine göre, bu bir ezen ve ezilen (zalim ve mazlum) savaşıdır.
Yüzyıllar sonunda tamamlanan bu metinler, krallıkların karşısındaki en büyük aydınlanmanın ateşleyicisi olmuştur. Bireysel hakların gelişiminde önemli rol oynamıştır. Aydınlanmanın ve tekamülün ilk ateşi kitaplı dinlerdir.
Bir peygamberin karşısına çıkarak “bu çoban mı tanrının elçisiymiş” diyen insan ile “benim oyum ile çobanın oyu bir mi” diye soran kafa aynıdır. Hz. Muhammed, melek Cebrail’i gördüğünü anlatınca “bu okuma yazma bilmeyen adam mı melekle konuşmuş” diye aşağılayan kafa ile bugün aydınların kitleleri cehaletle suçlaması aynı kafadır. Aydına göre kendisi hariç herkes cahildir ve daha aşağıdadır.
Ama hakikat bu değildir. Vahiy, kralın karşısında nasıl bir güce sahip olabileceği konusunda fikri olmayan kitlelerde bir uyanış ve aydınlanma başlatmıştır. Bir çobanın bile zulme karşı direnebileceğini göstermiştir. Vahyin alt metninde iki önemli unsur vardır:
Kralın, asillerin ve imtiyaz sahiplerinin tam ters yöndeki siyasetine rağmen, her insanın eşit olduğunu anlatır. Ve, demokrasi tarihinden yüzyıllar önce, halkın içinden çıkan sıradan kulların, krala karşı çıkabileceğini gösterir.
Hz. Musa kralın sarayında büyüdüğü ve tahtın en güçlü varisi olduğu sırada; bir inşaat çalışmasını denetlediği sırada bir kadına vurur ve kadın oracıkta ölünce, dönemin yasalarına göre kendisinin de öldürülmesi gerektiği için şehirden kaçar. Yıllarca hizmetkar olarak yaşar ve saklanır. Kendisine vahiy gelir ve şehre dönüp kralın karşısına çıkması emredilir. Dönerse öldürülmesi gerektiğini bilmektedir. Vahyin sahibi, tahta çıkmak üzere iken en alt sınıfa indirdiği Hz. Musa’ya, kralın karşısına en zayıf halindeyken çıkmasını emretmiştir. Çünkü tanrı için, kral bir kuldan daha üstün değildir. Hatta; tanrının elçisi, kraldan üstündür.
Hz. İsa’nın tarihe geçen sözlerinden biri, bir hayat kadınını günah işliyor diye taşlayan öfkeli gruba söylediği “aranızda en günahsız kimse ilk taşı o atsın” sözleridir. Peygamber için, toplumda günah işlediği açıkça görülmüş bir kadın bile, diğer insanlardan daha günahkar değildir. Tarihe geçen bu sözler, bireysel haklar açısından devrim niteliğindedir. Kadınlara verilen hakları artıran, kadına itibarını kazandıran Kuran-ı Kerim, köleliği de yüzyıllar önce sona erdirmiş, medeni hukuku, borçlar hukukunu, ticaret hukukunu da düzenlemiştir.
Unutmak demiştim yazının başında; bir lütuftur kimi zaman. Kimi zaman ise baş belası! Bunları unutursak, din ve siyaset üzerinden konuşmak kolaydır. Kodlar, yüzyıllar boyunca, hatta bin yıldan fazla zaman boyunca yerleşmiştir. Son bir veya iki yüz yıl içinde gelişmiş modern çağ akımlarının aksine, kökleri çok daha sağlam ve gerçektir. Halk ayrıntıları unutabilir ama kodları unutmaz.
Anadolu’nun kodlarında; Allah inancı çok önemlidir. Sadece kutsal olduğu için değil, bizim insanımız için harbidir de. Öteki diye bir sınıf yaratıp onun üzerine çullanma diye bir anlayış bizde yoktur. Bizde tam tersine, farklılıkları kuşatmak vardır. Bu bir Anadolu geleneğidir. Bu kodun oluşumunda, Anadolu hümanizminin temellerini atan İslam düşünürleri ve dervişlerinin çok büyük katkısı vardır.
Hz. Mevlana dergâhının kapısını herkese açmış “ne olursan ol yine gel” demiştir. Bireysel haklar ve eşitlikçilik düşüncesinin İslam’da nasıl yer aldığının delilidir. Anadolu’nun çok kültürlü ve çok inançlı dünyasında farklılıkların yüzyıllardır barış içinde yaşamasının temel sebebi, Kuran-ı Kerim’in birleştirici ve tamamlayıcı olmasıdır. Anadolu hümanizmi, birlikte ve eşit yaşamak üzerine kurulmuştur. Anadolu misafirperverliği, hanenin, sofranın, kapının, mülkün gerçek sahibine, yani her şeyin sahibi olan Allah’a ait olduğu inancı nedeniyle sürekli açık tutulması demektir. Selam da, Allah’ın selamı olması açısından eksik edilmez. Büyük derdi olan bile suratını asmaz, selamını vererek oturup, kalkar.
Selam ve selamlama, bir nev’i tüm mülkün sahibi olan Allah’ın zenginliklerinin kapılarının, herkese açılması anlamına gelir. En önemli kodlarımızdan biridir.
Selam, Allah’ın kulları için dilediği zenginliğin anahtarıdır. Bugün Türk insanı, iş konuşmadan önce, en önemli sorunlara girmeden önce selamlaşmaya, hâl, hatır sormaya ciddi zaman harcar. Bu gelenek, varlığa saygıdandır.
Bu kodlar, Türkiye’de halkın her kesimine hitap etmenin anahtarıdır.
Halk gündemin içinde gibidir ama değildir!
İstiklal savaşımıza kadar, insanımızın siyasi markalama algısında etkili olan ana kavramlar İslam ve Anadolu hümanizmi olmuştur. Batıcılık anlayışı ise, halktan ziyade Osmanlı hanedanı tarafından benimsenmiş ve Osmanlı’nın dönüşümüne geç de olsa ışık tutan görüş haline gelmiştir.
Son yıllarda özellikle tırmandırılan toplumsal kutuplaşmanın etkisiyle size tuhaf gelebilir ama halk bir şekilde gündemin içinde gibi gözükür, ancak bir yandan da aniden içinden çıkıverir. Halkın, kutuplaşmanın zirvesinde bile nasıl hızla fabrika ayarlarına dönebileceğine size de şaşırırsınız. Anadolu hümanizmi kırılması çok zor bir harçtır. Bin yılda döküldüğü için kırılması da bin yıl alır. Kutuplaşarak da kırılmaz.
Halk en acımasız siyasi kavgaların ortasında, asıl kavganın kendi geleceği için verilmediğini bilir. Kendi geleceği için bir kez, müthiş bir kavga vermiş ve 1919-1923 yılları arasında İstiklal Savaşı’na bizzat katılmıştır. Bunun dışındaki her olayda, halk siyasal iletişimdeki söylemlerin bir piyonu olduğunu bilir.
Kimi zaman koalisyonları dener, ondan sıkılır tek partiye döner, tek partiye kızar yeniden bir arayışa girer, derken başka bir lidere asılır, sıkılana kadar onu dener. Seçim dönemleri haricinde, halkın gündeminde Ak Parti mi, CHP mi, MHP mi diye bir soru yoktur. Yolsuzluk mu, dürüstlük mü diye bir seçenek de yoktur. Halk, türetilmiş bu alt kavramları konuşur ama kapılıp gitmez. Dürüst lider, adam gibi adam, Karaoğlan, tek adam, fatih, sağlam irade gibi söylemlere alt kavram dememin sebebi, bunların dönemsel olarak kullanılan kategorizasyon araçları olmasıdır. Halk bunları konuşur, tartışır ama aynı hızda da terk eder.
Cemaat, haşhaşi, paralel, glu glucular, çapulcular gibi alt kavramlar da, halkın kısa vadede (sadece bir seçim için) kararını etkiler ama siyasetin temel akışını değiştirmez. Halk bunu bilerek siyaseti izler. Peki siyasetin temel akışı nedir?
Türkiye’de, halkın ve devletin siyasetinde üç temel eğilim süreklidir:
1. Milliyetçilik 2. İlericilik (Batıcılık) 3. Muhafazakarlık
Türk siyasetinin merkezi bu üç eğilime rezervedir. Osmanlı’nın son dönemi hariç, bu eğilimlerin siyasetteki ağırlığı üzerinde halk söz sahibi olmamıştır. İttihat ve Terakki ile birlikte hangi eğilimlerin merkezde yer alacağına halkın karar vereceği bir sistemin temelleri atılmış ve nihayet cumhuriyet ile birlikte halk tek karar verici haline gelmiştir.
Bu nedenle, demokrasiyi askıya alan askeri darbeleri halkımız her seferinde kendine karşı yapılmış bir darbe olarak algılamıştır. Çünkü, demokrasinin en basit haliyle, halk siyasetteki eğilimleri kendisi belirlemek istemektedir.
Bu unsurlardan hangisinin merkezde daha güçlü yer alacağına yön veren sürece siyasal iletişim diyebiliriz. Halk, (unutma eğilimi nedeniyle) belki sebeplerini hatırlamaz ama bin küsur yıldır oturmuş kodları içsel olarak bilir. Halk on yılda bir değişime giderken; entelektüeller, aydınlar, çok okumuşlar ve çok bilmişler, halkın değişim isteğini tahmin edemez ve siyasi tahmininde çuvallar.
Siyasal iletişimin sonuçları, halk-devlet ilişkisinde belirleyici değildir. Halk, belli aralıklarla değişim isteyecek, denenmemiş olanı deneyecek ve bir şekilde iktidarı kendisinin belirlediğini açıkça görmek isteyecektir. Siyasal iletişim bu anlamıyla, iktidara yürümek için doğru kodları kullanma sanatıdır.
Siyasal iletişimde kavga merkez içindir
MHP’nin baraj sorunu olacak mı diye tartışılır ama en kötü oyu aldığı gün bile merkezden ayrılmaz. CHP bitmek bilmeyen bir tartışma konusudur ama merkeze aittir. Ak Parti yüzde kaç oy alır diye aylarca tartışırız ama oyu kaç olursa olsun, muhafazakar sağ görüşün yeri merkezdir. Nedeni markaları değildir. Halkın Ak Parti markasına, MHP markasına, CHP markasına bir bağlılığı olmaz. Kitleler, milliyetçi unsurların temsilcisi olarak bir veya daha çok partiye, ilerici (batıcı) unsurların temsilcisi olarak bir veya daha çok partiye, muhafazakar unsurların temsilcisi olarak bir veya daha çok partiye değişen oranlarda yetki verir.
Bunların gün gelir isimleri, logoları, sembolleri, söylemleri, sloganları, başkanları değişir ama halk nezdinde merkezdeki yerleri değişmez. Halk, ANAP, DYP, RP ve DSP’yi tarihe şutlar, bunları tek bir parti (Ak Parti) olarak iktidara getirir. Dış görünüşe göre bir iktidar değişmiştir ama halk için merkez değişmemiştir.
Halk her zaman siyasal iletişimin etkisinde kalır. Fakat bu ilişki derinlemesine incelendiği zaman, halkın gündeminde her zaman siyaset olduğunu, buna karşın siyasetin gündeminde her zaman halkın olmadığını görürüz. Bu ilişki nedeniyle, siyaset halk için midir, yoksa siyasetçi için midir ikilemi doğar. Halkın siyaseti diye bir kavramı bu nedenle dikkate almak gerekir. Siyasal iletişimde, halkın siyasetini çözebilmek, ona bir gündem vermek yerine, onun gündemine girmek başarılı bir siyaset için olmazsa olmaz şarttır.
Bugün bir siyasi iletişim var mı?
Türkiye siyasetinin üç temel eğilimi; milliyetçilik MHP ile, ilericilik (batıcılık) CHP ile, muhafazakarlık ise Ak Parti ile temsil ediliyor. Halk bu tasniften çok memnun. Ak Parti iktidarda olmanın ne kadar faydası varsa, sonuna kadar kullanıyor. Siyasi etik açısından sorun ve tartışma yaratan uygulamaları bolca tartışma çıkarıyor. Fakat muhalefet partilerinin atladığı ciddi bir nokta var:
Halk iktidar partisini bıraksın ve size gelsin istiyorsanız, yapmanız gereken ilk şey iktidar partisinden şikayet etmeyi bırakmaktır. Çünkü bir partiyi oyları ile iktidara taşımış halk kitleleri, iktidar partisinden şikayetlerini söz konusu parti ile çözme eğiliminde olacaktır. Diyelim Ak Parti politikalarını baskıcı veya yanlış bulursa, bunu Ak Parti ile çözmeye çalışır. Muhalefete doğru oy kaymaz.
İktidar partisinin gücünden kendinize oy transfer edebilmenin yolu, halkın sizden duymayı beklediği şeyin ne olduğunu doğru anlamaktır. Tabi sabahtan akşama kadar “iktidar partisi bir şey söylesin, ben de arkasından cevap vereyim” diye yürütülen bir siyasal iletişim sürecinin hiçbir muhalefet partisini iktidara getirmesi beklenmemelidir. Böyle bir durumda; halk muhalefet partilerini iktidar adayı gibi görmez. Daha da kötüsü, olası bir koalisyon hükümeti ortaya çıkmasın endişesiyle, onlara oy vermekten bile kaçınabilir.
Böyle bir ortamda, muhalefet partilerinin taktiği, tek başına iktidara gelmek üzere ortaya gücünü koymak olmalıdır. Tek parti iktidarına karşı önerilecek en iyi alternatif bir başka partinin tek başına iktidarıdır. Buna göre; iktidara gelmek isteyen bir muhalefet partisinin hem mevcut iktidar ile hem de muhalefetteki diğer partiler ile tamamen ayrışması ve hepsinden daha iyi olması gerekir. Bunu başarmak için, etkin ve güçlü bir siyasal iletişim şarttır.
Çift yönlü, güçlü, kararlı, tekrarı seven, sürükleyici, önden giden, yeni kategoriler açan, eğlendirici, tartıştırıcı, halkın gündemine yeni konular getiren, ısrarcı ve istekli bir iletişim kampanyası gerekir. Liderden güç alan ve çok sesli bir model, muhalefette iken iktidar gibi çalışabilme (gölge kabine oluşturma) fırsatıyla halka adeta bir deneme sürüşü yaptırılmalı, iktidarın kapısını açacak kararsız oyların ikna edilmesi sağlanmalıdır.
Sızlanmak, koşullarından şikayet etmek, iktidar partisini halka şikayet etmek gibi mazeretleri halk sevmez. Bizdeki muhalefetin en büyük sorunu budur. İktidar partisinin uyanıklığı ise, muhalefetin aksine, yıllardır iktidarda oturduğu halde sanki muhalefetteymiş gibi farklı alt kavramları gündeme taşımasıdır.
Sanıldığı gibi, halkımız mağduru koruduğu için mağduriyet söylemlerine prim vermiyor. Ak Parti, halkın şikayetleri ile ortak bir söylem kullanarak “ben de sizdenim” mesajı veriyor ve iktidar ile halkı aynı kategorinin içine koyuyor.
Nitekim, halk her zaman kendisinin siyasal iletişimin bir piyonu olduğunu bilir. Zamanı gelince, bugünkü tabloyu da değiştirip yeni bir arayışa girecek, kendi temel kodları ile çelişmeyen, kavga etmeyen başkalarına da iktidar olma şansı verecektir. Bu çerçevede, kısa vadede CHP’nin, orta vadede ise MHP’nin yeniden bir şans bulabileceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok.
Son yıllarda, merkez siyasetin tamamına yerleşen ve adeta kendisi merkez haline gelen Ak Parti, eşyanın tabiatı gereği, bu hacmi daha fazla taşıyamaz hale geldi. Çünkü anayasal sistem, bu büyüklükte bir güce gelmenize izin veriyor ama bunu uzun süre sürdürmenin önüne başka psikolojik engeller çıkıyor. Derken hatalar yapılıyor ve genleşme sona eriyor. Orijinal ölçülere geri dönülüyor.
Ak Parti de sınırlarının en geniş haline ulaştı ve geri dönüşü başladı. Daha fazla büyüme eğilimini realize etme şansını kullanamadı. Bu bir tercihti elbette. Bu geri dönüş, merkezin doğal üyeleri olan CHP ve MHP için orada yeniden bir konum kazanmak anlamına geliyor. Oy olarak karşılığının ne olacağını tahmin etmek benim işim değil ama merkezin yeniden tasnifi devam edecektir.
Seçmen, siyasetin merkezinde oyalanır. Orası onundur. Oraya asker veya sivil, içeriden veya dışarıdan birileri müdahale etmek isterse, buna halk tepki verir. Sigorta atar, böylece sistem kendini toplar ve yeniden nefes alır.
Siyasi gündem başka, halkın gündemi başka
Son dönemdeki algıların, bu yazıdaki havadan çok farklı olduğunu iyi biliyorum. Bunun nedenini en başta anlattım: Gündeme bakınca başka bir Türkiye, tarihe bakarsak başka Türkiye görürüz. Aydın eleştirisinde başka bir halk, tarihte ise başka bir halk görürüz.
Gündemi izlemek ve konuların nereye doğru gideceğini kestirmeye çalışmak tabi ki önemlidir; benim burada vurgulamak istediğim nokta, halkın gündeminin ve bunun yaratabileceği olası sonuçların her zaman farklı olduğudur.
Türkiye’nin kısa demokrasi tarihine bakınca da, ülkenin gündemi ile halkın gündeminin hep farklı olduğunu ve siyasi gündemi yorumlayanların en ciddi kırılma noktalarını bile tahmin edemediğini görürüz. Çünkü halkın gündemini küçümsemek ve dikkate almamak gibi çok yanlış bir alışkanlık var.
Gündemi analiz etmeye kalkmak yerine, “toplumların fikirsel eğilimleri bugünden yarına değişmez, siyasetin üst markaları, çok uzun zaman dilimlerinde oluşur ve değişir” görüşünü temel alırsak, daha gerçekçi analizler yapabiliriz.
Siyasi söylemlerin karnesi
“BİZ VE ONLAR”:
Kesinlikle işe yarıyor. Halk bu ayrışmayı bir bölünme mesajı olarak algılamıyor. Kendi tarafının sesinin güçlü çıkmasını seviyor. Aslında bu söylemi muhalefet de etkili kullanmalı. Tamamen algıda soyutlama yapmaya yardımcı olan bu söylemi -şiddete yönelik olarak kullanılmadığı sürece- doğru buluyorum.
“YOLSUZLUK VE RÜŞVET”:
Halkın “çalsın ama iş yapsın” görüşünü benimsediği bir ülkede yolsuzluk ve rüşvet söylemi siyasal iletişimde beklenen etkiyi yapmaz. Üstelik rüşvet, bizim topraklarımız için yeni ve beklenmedik bir hastalık değil. Hemen her işte olağan kabul edilir hale gelmiş. Bu konuda istediğiniz kadar iletişime abanın, halk iş yapana desteğini kesmez.
Ak Parti hakkındaki iddialar, belli bir oranda zarar verecektir ama eğilimi muhalefete çevirmez. Bu alandaki kırılma, eğer iktidar partisi zenginleşme vaadini yönetirken bunu orantısız şekilde kendisi için kullanmış ve halkı işin içine dahil etmemişse yaşanır. Halk “aldatıldığına” inanır ve güven krizi yaşanır.
“BİREYİN YAŞAMINA MÜDAHALE”:
İşte halkın en çok takılacağı konu. Halk bireysel haklara ve özel yaşama gerçekten bir müdahale ve katı bir şekil verme isteği olduğuna ikna olursa, buna ciddi tepki gösterir. Bu alan aslında muhalefetin oynaması gereken bir alan. Ancak burada gündemi muhalefet değil iktidar belirliyor.
Burada iki farklı tutum var: Bireysel hakları dünya standartları ile karşılaştırıp anlatmak. Halkın buna tepkisi zayıf oluyor. Çünkü ülke olarak gelişmiş dünya standartlarına uyum gibi bir idealimiz yok. Buna toplum olarak inanmıyoruz bile.
Diğer ve asıl fark yaratan tutum, bireysel haklara veya özel yaşama müdahalenin mahalle içindeki seviyeyi aşacak kadar artmasıdır. Örneğin, gençleri tehlikeden koruma görevi ile gençlere kendini koruyamayacak küçük bir çocuk muamelesi yapmak arasındaki fark olumsuz sonuç verir. Devlet telefon dinlemelerini belli bir nedenle yaparsa sorun algılanmaz ama kimin kimi dinlediği ve ne amaçla kullanacağı belli değilse, böyle bir ortam iktidar adına güven bunalımı yaratır.
RECEP TAYYİP ERDOĞAN:
Ak Parti, 2014 yılında yapılacak iki seçim için tek bir odak noktası seçti. Bu yıl iki kez sandığa gidecek halkın önüne tek bir seçim konuldu: Recep Tayyip Erdoğan’ı seçmek veya seçmemek. Çok akıllıca. Kesinlikle yararlı olur.
Bu taktik, herkesin büyük bir merakla sorduğu “Erdoğan’dan sonra nasıl bir Ak Parti?” sorusuna da yanıt getirdi. Erdoğan, beklendiği gibi lider markasını, Ak Parti markasının üzerine konumluyor. Parti de gelecek yıllarda buna uygun bir profil tarafından yönetilecek. Tabi böyle bir taktik, içten içe huzursuz olan Ak Parti merkezini ve grubunu tatmin eder mi, bunu kestirmek güç.
Bu taktik aynı zamanda, ismi üzerinde önemli iddialar ortaya çıktığı için, tüm bir partiye pozisyon kaybettirme riskini de getirir. Yani iyi yönetilirse harika sonuç verecek bir taktik, aksi bir durumda siyasi bir felaket getirebilir. Bunun nereye doğru gideceğini sadece zaman gösterir.