Avni Dergisi’ndeki tıfıllık günlerimden birinde, Serhat ağabey (Gürpınar) bir zamanlar herkesin nasıl derginin kapısından girdiğini anlatıyordu. Merakla dinliyordum.
Anlattığı dönem, benim evde henüz kısa pantolonla Gırgır Dergisi okuduğum ya da en azından resimlerine baktığım bir dönem. O zamanlar Oğuz Aral genç yetenekleri dergiye kabul eder ve çalışmalarına bakıp yorum yapardı. Bu seansları da dergiye yazar, benim gibi heyecanlılar orada neler olduğunu büyük merakla okurduk. Hep bir gün oraya gideceğimi hayal ederdim. Gidecektim ve benim de yazıp-çizdiklerime bakıp eleştireceklerdi. Ben de orada olacaktım.
Bu hayalle büyüdüm. Ne var ki, bunu başarmama yıllar kala, Gırgır Dergisi kapandı. Bu ülkedeki yüzbinlerce insanın dergisi Gırgır, şöyle-böyle bir sebeple de değil, şak diye bir işadamının satın alıp tüm işlere el koymasıyla, kapandı. Kapandı demek de doğru değil aslında, resmen çalındı! Elimizden, kalbimizden sökülüp alındı.
Oğuz Aral, Avni Dergisi’ni yayın hayatına başlattı. Dergiyi kardeşi, Tekin Aral yönetiyordu. Benim Avni Dergisi’nin kapısından girişim, hiç de öyle Serhat ağabeyin bana anlattığı eski hikayelere benzemiyordu. Babam, Gırgır Dergisi’ni yayınlayan, efsane medya patronu Haldun Simavi’nin sahibi olduğu Veb Ofset’in muhasebe müdürlüğünü yapmıştı ve tüm Gırgır ekibi ile iyi tanışıyordu. Ben henüz lise birinci sınıftayken, tesadüfen Murat Kürüz ağabeye rastlamamız yolumu belirledi. Kürüz ile tanıştım, “gel dergiye, biraz takıl” dedi. Koşarak gidip bir yıl kadar takıldıktan sonra bir şeyler yazıp dergiye kabul edildim. (bkz. Avni Dergisi’ndeki ilk yazımın hikayesi)
Dergiye gitmeye başlamamla, ilk yazımın kabul edilmesinin arası bir yıl. Dergide bir yol gösteren, bir duruş öğreten yok. Ucu açık ve geniş zamanlı bir seviye belirleme sınavına tabi tutulmak gibi. Üstelik soru formu ve çoktan seçmeli şıklar yok. Seviyeni kendin belirliyorsun. Bir buluş yapıp işini ve çizgini beğendireceksin, onaylatacaksın, çalışacaksın, çok çalışacaksın ve münhasır bir tarz bulacaksın. Yani, ustalaşacaksın. Ustalaştığını da ustalar onaylayacak.
Geçen yüzyıllara doğru, zamanda bir yolculuk gibi!
“Hasan Kaçan çok ilginçti” diyordu Serhat ağabey. Meğer Oğuz Aral’ın karikatür getirenlerle tek tek görüştüğü özel günlerden birinde, elinde işleriyle dergiye gelmiş Hasan Kaçan. Oğuz Aral bakmış, beğenmemiş. Ertesi hafta yine gelmiş Kaçan. Oğuz Aral bakmış, “ben bunları daha önce gördüm, olmaz dedim ya” demiş. Hasan Kaçan ertesi hafta yine gelmiş. Oğuz Aral bakmış, daha sert çıkmış “bir daha gelme” demiş.
Ve Hasan Kaçan, ertesi hafta yine gelmiş!
Serhat ağabey diyordu ki, “Oğuz Aral kapıdan kovuyordu, Hasan Kaçan bacadan giriyordu”. Daha ne hikayeler dinledim ama en çok bu aklımda kalmış. Abarttığım bir yeri varsa ismi geçenlerden özür dilerim. Oğuz Aral gibi sert bir ustanın önüne her kovduğunda yeniden çıkıp dikilmek, ısrar etmek, bu kadar odaklanmak ve istemek bence çok büyük bir saygıyı hak ediyor. Kapıdan kolay girilemeyen bir yere, bacadan girmeye çalışmak, bir Hasan Kaçan olmak, burada anlattığım kadar kolay olmuyor.
Hayata Hasan Kaçan stayla giriş yapmanın tılsımını bugün anlamak daha zor. Çünkü geçmişin yüksek duvarları yıkıldı. Kapılardan girmek de, çıkmak da kolaylaştı. Hasan Kaçan olunmuyordu, Hasan Kaçan doğmak gerekiyordu eskiden. Şimdi internette kendine bir sahte Hasan Kaçan hesabı açsan, şak, beş dakikada Hasan Kaçan’sın. Beş dakikada Hasan Kaçan olmaktan sıkılıp, bir başkası da olabilirsin.
Ben Avni Dergisi’ne gittiğimde, ben ve benim gibilerden Hasan Kaçan olmamız bekleniyordu ama açıkçası içeride bir Oğuz Aral yoktu. Yine de, hepsi ondan eğitim almış onlarca ustanın karşısında bitmek bilmeyen bir mülakatın içindeydik.
Sanki aşılması imkansız bir duvar örüp, kimin atlayabileceğine değil de, kimin oradan atlamayı kafaya taktığına bakıyorlardı. Bir nev’i Hasan Kaçan kapanı, ki gerçekten sıra dışı olanı kolayca görebilmek mümkün olsun.
Erdoğan Oğultekin’e “her hafta espri üretmenin bir akılcı yolu olmalı, değil mi” diye sorduğumda “bana o yolu kimse göstermedi, sen de kendin bulacaksın” demişti. Adı konmamış bir komando eğitimi gibi, belli belirsiz bir usta-çırak hayatımız vardı.
Ustayı eğip-bükemezdin. Usta, her şeyden önce işinde usta olduğu için çırakla nasıl bir üslupta konuştuğuna bakmazdı. Bir usta dili vardı. Usta, evdeki baban gibi, deden gibi, o yokken koltuğuna bile oturamadığın bir otoriteydi. Şimdi böyle usta da kalmadı, böyle babalar da.
Ben, kendi ustalarım, ağabeylerim, Murat Kürüz, Serhat Gürpınar, Zafer Temoçin ve Yavuz Taran ile görüşür ama onların ustası Tekin Aral’ı sadece derginin kapısından girerken veya çıkarken görürdüm. Bir keresinde yazdığım bir yazı dizisini “yazmasın” diye sansürlerken, bu haberi bana Yavuz Taran ile yollamıştı. Rahmet olsun, kendi iş yerlerinde böyle olsalar da, hayatımızda bizi en çok güldüren insanlar Oğuz Aral ve Tekin Aral kardeşlerdi. Mekanları cennet olsun.
Sonra ben iş hayatımda, ustaymış gibi tavır takınıp şişinen çok yönetici gördüm. Bir kasılması olan ama ustalığı olmayan kof duruşlardı hepsi.
Ustanın harbisini gördüğüm için de, çakmasını hiçbir zaman yemedim.
Çıraklıktan çıkış
Avni Dergisi’nde yazmamın sebebi, Atilla Atalay’ı taklit ettiğim, güzel hikayeler yazıyor olmamdı. Ağabeylerim beğeniyordu. Her sayıya yazıyordum.
Üzerinden aylar geçmişti ki, dergide yazımı yazmaya hazırlanırken Yavuz Taran seslendi. Dedi ki: “Sen bir süredir yazıyorsun. Artık Atilla Atalay gibi yazmayı bırak. Kendin başka bir şey dene ve o başkalarının yaptığından farklı, sana ait olsun.”
Buyur, buradan yak. Bir tarz bulmuşum gidiyorum, bozmanın ne anlamı var? Ah Yavuz ağabey! İnsan diyor ki, nasıl olsa her hafta dergide yazıyorum, niye iyileştirme (upgrade) yapayım? Sonra anlıyorsun ki, ustan seni çıraklıktan çıkarma derdinde. Kendine has (unique) stilini bulmanı istiyor. Seni bir yola itiyor.
Oturdum, çalıştım. Kendi dünyamda yeni bir yolculuğa çıktım. Daha önce bulduğum şeyi kaybettim önce. Sonra daha yeni bir şey buldum. Usta eliyle, buluşçu oldum.
Yavuz Taran yazdığım her yeni şeye baktı ve yorum yaptı. Asla fikir vermedi ama hep eleştirdi. Sürekli eleştirmesi ustalığından, asla fikir vermemesi, beni bir ustalık yolculuğuna çıkarmış olmasından kaynaklanıyordu. Onun eleştirilerini dinleyip yeni bir yol bulmaya koyuldum. Nihayet, tamam dedi. Onun tamam dediğinden devam ettim.
Yetinmedim; Leman Dergisi’ne gidip Atilla Atalay’ı ziyaret ettim ve ondan hakkını helal etmesini istedim. Onun için küçük ama benim için büyük bir adım attım.
İş hayatımda, benden sonra gelenlere, ustalarımın bana yaklaştığı gibi yaklaşmanın herkese iyilik olacağını sandığım bir dönem de oldu. Oysa dünya değişiyordu. Kültür değişiyordu. Usta belki işinde usta olabilirdi ama yeni çağda çıraklar yoktu.
Artık “register” (kayıt ol) çağındayız. Kendinizi istediğiniz isimle, istediğiniz yere kaydediyor ve anında bir parçası haline geliyorsunuz. Bu bir egoizm değil, egoizmin kapitalize olduğu ve kurumsallaştığı yeni bir kültür. Etik açıdan eleştirmekle bir fayda elde edemeyeceğiniz, küresel “selfie” kültürü.
Bu yeni anlayış kimin usta olduğuyla ilgilenmiyor. Çırak olmayı reddeden, farklı türlerin ve seviyelerin eşitliği üzerine kurulmuş, beyana dayalı, kişisel özelliklerinize göre değiştirebildiğiniz esnek bir model. Usta değil, ilginç olmak yeterli. Çalışkan değil, pratik ve kısayolcu olmak gerek. Deneyim ve beceri yerine, bolca sırıtma gerektiriyor. Adı “sanal dünya” olsa da, kendi gerçek. Bu yenilikle yüzleşmek, hele benim gibi bir çıraklık eğitiminden geçip gelenler için uzun bir zaman aldı.
Cevapların önceden belli olduğu ama onları yine de sıfırdan başlayıp bulduğumuz, çalışmaktan daha iyi yapabileceğimiz tek şeyin daha çok çalışmak olduğu bir kültür tarihe gömüldü. Çırak ölünce, usta da öldü.
Yeni kültürün “ne kadar çalıştık” diye bir sloganı yok. Mottosu “ne kadar eğlendik”!
Oysa ustaların ustası, ustam Oğuz Aral bir zamanlar şöyle demişti:
“Herkes eğlenirken, birilerinin çalışması lazım.”
Çıraklık sırf yolu için çekilir
Usta iyi bir duvardı, çırağa. Çırak, ustanın inşa ettiği duvarları aşar, kendini ispat ederdi. Ustaya karşı bir ispat arayışına girer, aslında kendi içinde yolculuğa çıkıp, kendini bulup dönerdi. Çıraklık, kalfalık, önünde gidecek çok yol olduğundan, bir usta olmaktan çok daha keyifli, heyecanlı, güzeldi, çoğu zaman.
Çok şey diyeceğim ama.. Aslında.. İçinde self olmayan bir selfie ile baş başa kaldık. Bütünden habersiz, sadece kendi yansımasını izleyen, kendini (tanımadan) beğenmiş, derinleşme ihtiyacı olmayan, derinlikten de haberi olmayan, yüzeyde yaşayan, yaşamak yerine zaman geçiren, farklı bir canlı türü.
Üzgünüm.
Yol olmayınca; ortada bir yolcu da olmuyor, yolculuk da.
– Bir yol açan herkese sonsuz teşekkürlerimle.