Bursa’daki akıllı hastanede bir yangın çıkıp da 8 hasta ölünce anlaşıldı ki, kablolar en ucuzundan yapılmış. Dolayısıyla ateşe filan dayanıklı değiller. Oysa bu ülkede yollar, okullar, köprüler, binalar ve buna benzer işler için yapılmış kaç ihale sayabiliriz ki kazanmanın koşulu “en düşük fiyatı” vermektir.
En düşük fiyatı vermek, ihaleyi kazanmak demektir. Dahası, işi yapmak demektir. Buna ihale dilinde “hak ediş” diyorlar. Dinde, kültürde, hukukta “hak” nedir diye bir bakarsanız; bir şeyi en ucuz, yani en basit ve uyduruk malzemeyle yapmak bir hak ediş olabiliyorsa, bu ülkenin başına gelenler az bile!
Çocuklar okusun diye yapılan okul çürük. İnsanlar tedavi olsun diye yapılan hastaneler çürük. Akşam yastığa başımızı koyup dinlenelim diye içine girip hayatlar kurduğumuz evler çürük. İnsanlar bir yerden bir yere gidebilsinler diye yapılan yollar çürük. Köprüler çürük. Bakın, koskoca Boğaziçi Köprüsü’nü sağlamlaştırma çalışmaları iki yıldır sürüyor. Neden, o da çürük mü? Japonlar yaptığı için muhtemelen köprü sağlam. Ancak yapıldığı zamanlar Türkiye’de yapı yönetmelikleri İstanbul’un 2. derece deprem bölgesi olduğunu kabul ediyordu. Sonra dönüp bir baktı bilim adamları, İstanbul’un aslında 1. derece deprem bölgesi olduğuna kanaat edildi ve yönetmelikler değiştirildi. Böylece hem köprü, hem de oturduğumuz her ev oldu mu sana bir gecede depreme karşı “dayanıksız” yapı! Ha oldu da ne oldu, viyadükler güçlendirildi fakat hala oturduğumuz evler, okullar, hastaneler Allah’a emanet…
Ben bu dersi ilkokulda görmüştüm. Okuma ve yazmayı ilkokula gitmeden önce çözdüğüm için ilkokulda dört işlemden başka bir şey öğrendim diyemem. Ancak okuduğum Moda İlkokulu’nun önündeki yolda bir gün okuldan bir arkadaşımıza araba çarptı. Çarpınca ertesi gün devlet oraya “yaya geçidi” çizdi. Böylece yayaların resmi olarak geçebileceği bir yer ortaya çıkmış oldu! Devlet herhalde o ana kadar ilkokul öğrencilerinin ve vatandaşların karşıdan karşıya “uçarak” geçtiğini düşünüyordu. Baktılar ki araba çocuğa çarpıyor, oraya bir yaya geçidi çizmeye karar verdiler. İşte ben de hayattan derslerimi böyle almaya başladım.
Biliyorsunuz ülkemiz deprem kuşağında. Büyük ölçekli deprem üreten iki ayrı aktif fay kuşağı ülkemizin kuzeyinden ve güneyinden geçiyor. Ancak daha deprem olmadan bir de bakmışsınız yatılı okul binası yıkılmış, öğrenciler enkaz altında! Bir bakıyorsunuz ev yıkılmış. Hatırlayın son yıllarda büyük şehirlerde kaç apartman depremin d’si bile yokken olduğu yerde çöktü?
Diyelim devlet bir okul yaptıracak. İhale ilanına çıkıyor. Yeterlilikleri açıklıyor. Sonra da diyor ki, bana bu işi en ucuz kim yapacaksa bu işi ona veririm… Adama diyorsun ki, bak bilmem ne Çin’de ucuz. Adam diyor ki, Çin malı kaliteli olmadığı için ucuz! Yani, iki hafta sonra çöpe gider veya sokak deyimiyle söylersek “kullan-at” bir şey… Dayanıksız. İşte yapılacak okulun maliyeti düşsün diye mesela inşaatın kabasında daha ince demir kullanmaya veya elektrik tesisatı döşerken rüzgârdan nezle olan kablolardan seçtiniz. Çünkü bu dünyada her malzemenin en kalitelisini kullanıp da işi en ucuza mal etmek diye bir ekonomik yöntem henüz icat edilmedi. Böylece siz kalite yerine ucuzluğu tercih ettiğiniz için bir de bakıyorsunuz ki aslında yanmayan yangını icat etmişsiniz…
Yanmayan yangında, ölüler de ölmeseler sorun olmayacak. Ölünce işin ucuzluğu ortaya çıkıyor. Her gün önünden geçerken milletin bakıp, “akıllı hastane yaptıranlardan Allah razı olsun” dediği akıllı bina, bir yanmayan yangınla oldu mu gerizekalı?
Bizde tedbir, eylemden sonra gelir. Tıpkı araba ilkokul öğrencisine çarptıktan sonra oraya yaya geçidi çizmek gibi. Araba kaza yapar, ardından kasko yaptıracak bir sigortacı arkadaş bulunmaya çalışılır. Depremde 25 bin kişi ölür, binaları güçlendirelim denilir (ve yapılmaz)… Önce yola çıkılır, bir süre sonra arabanın hızı saatte 140 kilometreye çıkınca emniyet kemeri takılır. Zaten o hızla giderken öndeki araca çarpıp iki kişiyi yaraladıktan sonra ne diyorlar: Pardon!
Eskiden koruyucu hekimlik diye bir kavram varmış ya hani… Ailenizin doktoru, aile üyelerini iyi tanır ve aile “hastalanmadığı” sürece bu işten ücret alırmış. İşte bu bir “hak ediş” bence… Yoksa ben ölüp geberirken doktora gidince onun bana yaptığı müdahale nedir: Eylemden sonra tedbir!
Akıllı hastane var (zannediyorduk) ama aklını kimden alıyor, insandan. Demek insandaki akıl bu olduktan sonra, sistemlerin ve makinelerin bir kabahati yok. Biz olayın kaynağı olarak hala yangın çıkınca yanan kabloyu görüyoruz. Yarın o kablo ölüme sebebiyet vermekten 12 yıl hapis cezası bile alabilir… Oysa o kablonun arkasındaki akılsızlığı görebilmeyi bir öğrensek.
Bu arada neden aklımızı kullanmayı öğrenemiyoruz diye merak edenlere yazıyı bitirirken yanıt vereyim: Düşünmüyoruz!
Düşünmeyi bilmediğimiz için de yüzyıllardır, tedbir, eylemden sonra geliyor.