Dünyada gelenek şudur:
Cepte para varsa bazı şeyler görülmez.
Şirketin gelirleri iyiyse müdürün bindiği arabaya patron laf etmez. Ama gelirler düşerse “niye buna biniyor” diye sorar. Evde para varsa “neden pirzola yiyoruz” diye soran olmaz. Ancak para yoksa “niye iki ekmek aldık da bir tane almadık” diye sorulur. Almanya’da mesela; bir muhtar Mercedes’e binse laf eden olmaz. Çünkü Almanya’da vatandaşın bindiği taksi de Mercedes’tir.
İsviçre’de misal; alışveriş merkezlerini pazar günleri kapatalım mı diye bir tartışma olmaz. Çünkü kişi başı milli gelir 80 bin doların üzerindedir ve sadece pazar günleri değil, hafta içi saat 16’dan sonra da alışveriş yapacak yer bulamazsınız. Euro 2008 yarı finali (Türkiye-Almanya maçı) için gittiğimiz Basel’de maçtan hemen önce hediyelik eşyalar satan bir dükkan görmüştüm ve tam o sırada birlikte olduğum gazetecilerle yemek yiyecektik. Türk olduğum için “yemekten sonra gider bir şeyler alırım” dedim. Yarım saat sonra gittiğimde mağaza kapanmıştı bile.
Türkiye’de ise kişi başı milli gelir 10 bin dolar olduğu için alışveriş merkezlerinin pazar günleri kapalı olması tartışılır ama asla böyle bir karar çıkmaz. Çünkü herkese para lazımdır.
Türkiye ve seçmen, berbat bir ekonomik ortamda 7 Haziran seçimlerine gitti. İşsizlik yükselmiş, genç işsizlik tavan yapmış, piyasa durmuş, ödemeler bekliyor, şirketler çalışanlarının SGK primini yatırmıyor, maaşları ödeyemiyor vs. Bu olumsuz ortamdan çıkmak için ya Ak Parti’ye oy verirsiniz veya ilk kez ciddi ekonomik vaatlerle ortaya çıkan CHP’ye, haydi bilemedin asgari ücreti 5 bin TL yapacağım diyen Haydar Baş’a. Önceliğin ekonomi ise oy kararını da ekonomik endişelere uygun bir şekilde verirsin.
Öyle olmadı.
İstikrar sembolü olarak sunulan Ak Parti, bir önceki seçimde kendisine oy verenlerin yüzde 18’ini kaybetti. Toplamda ise oy oranı yüzde 50’den, yüzde 41’e geriledi. Emekliye çift maaş ikramiye, asgari ücrete yüzde 50 zam, yoksula geçim yardımı, işverene prim indirimi gibi parlak vaatlerle ortaya çıkan CHP’nin oyları ise bir önceki seçime göre (yaklaşık) 130 bin arttı, yüzde 0,8 azaldı.
Beş bin TL asgari ücret vaat edenin aldığı oy 86 bin. Yüzde 0,1.
Buna karşın kampanya dönemi boyunca barajı geçer mi diye tartışılan ve merkez partisi olabilmek adına kendini zorlayan HDP, ekonomik vaatler vermek şöyle dursun, sürekli baraj ve çözüm süreci polemiğine saplanıp kaldığı halde yaklaşık 6 milyon oyla, yüzde 13 oy oranı ve 80 vekil kazandı.
İlk açıklamasında da seçmenin mesajını aldığını vurguladı:
“Bize verilen emanet oylara sahip çıkacağız.”
7 Haziran 2015 seçimlerinin bence iki sonucu şudur:
– Ak Parti’nin tek başına çoğunluk iktidarı sona ermiştir.
– Seçmen ekonomik değil, ideolojik bir seçim yapmıştır.
Bu iki sonuç bir sonraki seçimin de anahtarı olacak. Türkiye seçmeni, tehdit altında gördüğü iki alandan birinde inisiyatif alarak ona öncelik tanıdı. Seçimden önce vurgulanan sorunların sırası nasıldı:
1. Ekonomik sorunlar
2. Hak ve özgürlükler sorunu
Seçmen, 7 Haziran’da tercihini hak ve özgürlükler sorununu öncelikle çözmekten yana kullanmış, ekonomik sorunları dondurmuştur.
Seçmen, siyasette marjinallik dönemini sora erdirmiştir. Bir uçta “bize başkanlık verin” talebi, diğer bir uçta “İmralı-Kandil-HDP” karmaşası varken, seçmen buna bir netlik kazandırmış kimliği belli olan herkesi salona toplayarak bir “aile meclisi” kurmuştur.
Şimdi TBMM yeniden siyasette ağırlık kazanacaktır. Gözler genel kurula dönecektir. Bu bile millet için “siyasetin nerede konuşulduğunu” görmesi açısından bir netlik olacaktır. Ak Parti’ye oy verenler dahil, yeni Türkiye adlı yapıda “giriş ve gelişmenin” olmadığı, 77 milyonun sadece “sonuç” ile muhatap bırakıldığı bir rejim denemesi sandıktan onay alamamıştır.
Seçmenin ekonomik duruma göre oy verdiğine yönelik küresel kuralı reddetmiyorum, biz de de öyle olacaktır şüphesiz, ancak görülen o ki, seçmen ekonomik sorunların çözümünü ertelemiş, bir anlamda fedakarlık yapmış ve öncelikle hak ve özgürlüklere, çözüm sürecine, normalleşmeye ve diyaloğa sahip çıkmış, siyasete bunları önceliklendirmesi mesajını vermiştir.
Şimdi kim minderde kalacak?
Bu meclis tablosundan birkaç hükümet de çıkabilir veya hiç çıkmayabilir.
Meydanlarda atıp tutmasına, arkasından sövmesine rağmen -nedense- Ak Parti’nin ne zaman ek oya ihtiyacı olsa Süperman gibi arkasında bitiveren MHP, şimdi de Ak Parti hükümeti kurulmasına destek verebilir. Bunun için 276 oy gerekmiyor, (oylamaya katılanların salt çoğunluğu yeterli olacağı için) güven oylamasının yapıldığı gün meclise gitmemek bile Ak Parti’ye hükümet kurdurmak için yeterli olabilir.
Seçim sonuçları belli olduktan sonra gece saat 1’de yaptığı açıklamayla “erken bir seçim en erken ne zaman olabilirse o zaman olsun” diyen Bahçeli’nin bu söylemi değişmeyebilir belki ama partisinin tavrı bu olmayabilir.
Yani MHP destekli bir Ak Parti hükümeti olasılığı var.
Erken seçim kararı alıp bunu deklare etmek yerine mindere muhalefeti çekmek için Ak Parti geri çekilebilir mi? Bence, evet. Çünkü “bunlar yapamaz” ve “koalisyon demek felaket demektir” diyen ve demekten de bir dakika geri durmayan Ak Parti için burada bir siyasi fırsat vardır.
Bu açıdan da Bahçeli’nin daha seçimden saatler sonra, muhalefet partileriyle istişare yapmadan, seçmenin ve milletin seçim sonuçlarına nasıl tepki verdiğini net görmeden, adeta aceleyle veya telaşla bir erken seçim çağrısı yapması anlaşılacak gibi değildir. Siyaset pratiğine terstir.
Bu durumda, dışarıdan destekli olması şartıyla ister Ak Parti, ister CHP, isterse Ak Parti-CHP veya CHP-MHP koalisyonu olsun, kimsenin dışarıdan destek aldığı bir hükümeti götürmesi akıllıca görünmüyor. Nihayet böyle bir ihtimalde hükümet kuracak partiler olası bir erken seçim öncesi seçmen nezdinde yıpranmak istemeyecektir.
Bu da 45 günlük anayasal süreç sonunda hükümet kurulamaması ve yeniden bir erken seçim yapılması demektir. Bu ihtimal gerçek olursa, erken seçim en erken üç ay içinde olur. Ekim ayı ikinci yarısı veya sonu uygun olabilir. Bu sürecin ve boşluğun en çok Ak Parti tezlerine destek katacağı tartışmasız. Ancak seçmenin önceliklerine uygun bir kampanya yapılmadıkça, bu siyasi baskı seçmenin daha sert kararlar almasına neden olabilir.
Örneğin uzlaşmaya en kapalı ve en sert dili kullanan tarafın sandıkta tamamen elenmesi gibi.
Şimdilik sözün özü şudur; millet öncelikleri değiştirmiş ve siyasetin yeniden dizaynına başlamıştır. Dil ve üslup sorunu çözülmeden, tüm taraflar siyasette açık ve samimi bir şekilde temsil edilmeden, hak ve özgürlüklerin önü açılmadan, kutuplaştırma ve üstten bakma dili terk edilmeden, partiler arası diyalog sağlanmadan, millet ekonomik bir tercih yapmayacağını açıkça ortaya koymuştur.
Milleti okuyan ayakta kalır. 2002 öncesinde olduğu gibi okuyamayan tarih olur. Aksini iddia eden varsa buyursun sandıkta şansını denesin.