Yerel seçimler sonuçlandı, herkesin dilinde aynı soru: “Ne çıktı sandıktan?”

Sandığa zarf attığımıza göre, çıkan da zarf olacak. Ne ekersen onu biçersin gibi. Attığımız bir oy, ancak bilmiyoruz ki oyların her biri toplanınca ortaya ne çıkacak? İşte işin bu kısmı da seçmene atılan zarf oluyor! Seçmen oyu zarfa koyup sandığa atıyor, geriye zarf içinde bir belediye başkanı geliyor. Bilemiyorsunuz, hırlı mı çıkacak, hırsız mı çıkacak.

Aslında ilk kez sandıktan ne çıkacağını bildiğimiz bir seçim yaşadık. Hükümetteki partiye oy vermezsek ilimize, ilçemize, beldemize, yöremize hizmet gelmeyeceğini biliyorduk. Uyardılar. Yani zarfı sandığa atıyorsun, zarf asfalt olarak Ankara’dan geri geliyor. Hükümetteki partiye oy atmıyorsan, en azından bir rot-balans, lastikçi, kaportacı gibisinden bir tamirci dükkanı açmayı akıl etmek de bir fikir. Bir sonraki seçime kadar o bölgeye yoldu, kaldırımdı, onarımdı, bakımdı filan yapılmayacağı kesin olduğuna göre en azından krizi fırsata çevirmek mümkün.

Sandıktan neler çıkmaz ki? 1987’de yasaklı partilerin ve siyasilerin yeniden siyasete dönmesini sağlayan referandumda (yüzde 50.16 Evet oyu sayesinde) Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan gibi isimler yeniden siyaset yapma haklarına kavuşmuşlar ve referandumda “Hayır” oyu verilmesini isteyen dönemin tek parti iktidarı Turgut Özal, hemen iki ay sonrasına erken seçim kararı almıştı. 1987 genel seçimlerinde ANAP yüzde 36.34 oy almış, SHP (sonradan CHP) yüzde 24.74 ile ikinci parti, Süleyman Demirel’in genel başkanı olduğu Doğru Yol Partisi ise yüzde 19.14 oyla üçüncü parti olmuştu. Bülent Ecevit’in liderliğinde bu seçimde yüzde 8.53 oy alan Demokratik Sol Parti ise “sandıktan çıkamamış” ve Meclis dışında kalmıştı.

Bunu neden mi hatırlattım? Biraz önce bahsettiğim 1987 genel seçiminden çıkan üç parti Meclisi oluşturuyorlardı. Kenan Evren’in görev süresinin bitmesiyle yeni bir cumhurbaşkanı seçilmesi gerekiyordu. 1989 yılında TBMM’de yapılan ve SHP ile DYP’nin (yani muhalefetin) katılmadığı oylama turları sonucunda sadece ANAP milletvekillerinin oylarını alan Turgut Özal, Çankaya’ya çıktı. 1991 yılında erken genel seçimler yapıldı. Meclise 5 parti girdi. Süleyman Demirel’in DYP’si yüzde 27.03 ile birinci parti olurken, Mesut Yılmaz’ın genel başkanı olduğu ANAP yüzde 24.01 oy alarak ana muhalefet oldu. SHP (Erdal İnönü) yüzde 20.75, Refah Partisi yüzde 16.88 ve DSP yüzde 10.75 ile Meclis’e girdiler. Turgut Özal, (o zamanlar 7 yıl olan) görev süresinin yarısını tamamladığı 1993 yılında ani bir vefatla aramızdan ayrıldı. İki ay sonra yeni cumhurbaşkanını seçmek için yapılan oylamada ülkemizin 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel oldu.

Olayın kahramanları, 1982 Anayasası’nın geçici 4. maddesine göre siyaset yapması yasak olan bir lider ve karşısında tek başına iktidar olan, Türkiye ekonomisinin uçuşa geçtiği bir dönemin güçlü Başbakanı. Bugünle kıyaslamak isterseniz, arada ciddi benzerlikler var.

Bakın; Turgut Özal, elindeki tüm gücü kullanarak halka “hayır” oyu kullanın diyor. Sandıktan “evet” çıkıyor. Sandığa ne attığınızla karşılığında ne çıkacağı belli olmaz. Bugün yerel seçimlere bakarak şu çıktı, bu çıktı demekle ancak popülist bir açıklama bulunmuş olabilir. Oysa siyasette rollerin ve görevlerin doğru anlaşılması için daha derin ve hassas incelemelerin yapılmasında çok büyük fayda var.

Seçimi kim kazandı?

Başbakan’ın seçim sonrası yaptığı konuşmada “kabinede revizyon her zaman olabilir” demesi, olası değişikliklerin sinyali olarak algılandı. Başbakan bu kadar yüklendikleri bir seçimde nasıl olup da güçlü oldukları yerde kaybedebildiklerini anlaybilmiş değil. Açıkçası, seçmen de bugüne dek AKP’nin üslubunu haddinden fazla destekleyerek Başbakan’da bu beklentinin oluşmasında rol oynamıştı. Başbakan haksız değil. Yüzde 70 oy alsa “şaşırdım” demeyecekti.

Başbakan öyle yüksek sesle iddialarda bulundu ve rakiplerine öylesine sert yüklendi ki, sanki bunun karşılığının çok daha fazla oy olacağına emindi. Bu yüksek beklenti olmasa, Başbakan’ın “oy aldığımız haritaya bakın, rakiplerimizi göremeyeceksiniz” tespitindeki haklılığa katılmamak mümkün değil.

CHP ise Başbakan’ın işaret ettiği haritaya bakıyor mu göreceğiz. Yerel seçimlerden “sahil partisi” olarak çıkmış olmanın risklerini, İstanbul ve Ankara’da yaşadıkları oy patlaması karşısında pek görmek istemeyebilirler.

Politika bir prensipler mükemmelliği değil, rüzgarı yelkene basıp yol alma sanatıdır. Güzel ahlak, olsa olsa bu yelkenin dümeni olabilir. Oy oranlarına bakılırsa, millet CHP’nin dümeninden tuttu.

İş kalıyor şimdi denizde rüzgarın nereden estiğini bulmaya.