Bir insan.

Günlük programını başkalarının neye ihtiyacı olduğuna bakarak yapan.

Hastalar, açlar, yoksunlar, evinde yalnız olanlar…

Doğum günü olanların, yıldönümü kutlayanların ilk hatırlayanı, ilk kutlayanı…

Kurban bayramında sabah ilk iş depremzedelere kurban eti dağıtan, sonra evine gelen…

Hepimizin büyüyene kadar tüm doğum günlerini fırsat buldukça organize eden…

Pazar sabahları kapımıza sımsıcak açmalar, poğaçalar, kurabiyelerle gelen…

Yemeklere, davetlere her türlü emeğini, ilgisini esirgemeyen…

Kendi evi, kendi ailesi, kocası, evladı olmadan yaşanmış…

Alabildiğine yalnız ve olabildiğine kalabalık bir ömür…

Yalnız bir hayatın içinde, kalabalıklığı, çok olmayı, gülebilmeyi, neşelenmeyi tercih ederek geçirilmiş bir ömür. Ateşli, belki inatçı ama hep kendine göre daha iyisini isteyerek hırslanılmış tartışmalar. Ama hep dobra, hep harbi…

Herkesin ilklerinde yanında… Tiyatrolarımız, sinemalar, baleler, oyunlar, yılbaşları, okullar, mezuniyetler, törenler. Yeğenler, torunlar…

Ve başkalarının aileleri… Dostların, arkadaşların ve bir zaman işletmende garson diye çalışmış, gencecik, güzelim abilerimiz, dostlarımız ve onlardan bile yakın, sarsılmaz dostluklar çıkaran sen ve senin kendine has dost edinişin…

Böyleydi Ufuk teyzem. Bu yazdıklarım çok eksik bile.

O da çok eksikti herkesin “bir fazlası” olmaya adadığı hayatında.

Çok çektiği olaylar da yaşadı, özlemlerinin, hasretlerinin, gurbetlerinin yanında…

Bir Bodrum aşığı, bir Moda aydını, bir cumhuriyet kızı, bir Atatürk hayranı…

Dün aramızdan ayrıldı.

Çocukluğumda her Bodrum’a gidişinde Harem’den Pamukkale otobüsüne bindirir, yolun açık olsun diye el sallardık. Dün de son kez yolcu ettim, arkasından ağlayarak ve dönmeyeceğini bilerek.

Trafik tıkalı diye ara sokaktan kaçan Ortadoğulu uyanık tiplemelerden biri, senden-benden ve hepimizden daha uyanık, daha zeki, ahlakını şeytandan emanet almış bir dolmuş şöförü, Bağdat Caddesi gibi ülkenin sözüm ona en medeni caddesinde ona çarptı ve hayata gözlerini kapadı.

Ne ilk, ne son. Bu tip ahlaksız toplumların kaderiymiş gibi yaşamaya alışkın hale geldiğimiz bir iğrençlik, bir Allah ve kul tanımazlık daha… Doğdum doğalı değişmeyen, değişmeyecek toplumsal çürümüşlük…

Ailemiz bir ferdini kaybetti ama aslında en eksik tarafımızı kaybettik. Çünkü eksik tarafımızı kapatmaya adamıştı ömrünü. Nur içinde yat Ufuk teyzem. Yolun açık olsun. Yerinin dolmayacağını ben biliyorum.

Senden bize ders kalacak tek bir şey olsun isterim: Hayatlarımızda başkalarına da büyük yerler açmak ve başkalarının ihtiyaçlarını kendi önceliklerinin yerine koyabilmek.

Çok istemiştin Bodrum’da bir otelin olsun diye. Ömrünü yedi bu hayalin.

Ama farkında olmadan odaları, yatakları asla dolmayacak büyük bir otel inşa ettin. Sen inşa ettin.

Dolduramadın da otelini. Aldın aldın dolmadı. Sundun sundun bitmedi. İtiraf et, böyle bir otel inşa edebilmeyi sen de hiç düşünmemiştin en başta. Ama Allah sana bunu inşa ettirdi işte. Bodrum’a değil, insanların ömrüne inşa ettin bence Mucize’yi.

Çünkü en büyük mucize ben varken, “sen” demesiydi insanın ve Allah senin “ben” diye başladığını yolda bıraktı, sana bambaşka bir “senler” oteli yaptırdı.

Şimdi gururla git ve de ki ben başardım.

Ben senden razıyım, sen de haklarını helal et…

– 8 Ocak 2016

 

ufuktyz

Fotoğraf: Ufuk teyzemle birlikte. Bodrum, 1983