Son dönemde önce Ali Koç, ardından da Ahmet Zorlu dünyadaki kapitalist sistemi eleştirince dikkatler bu konuya odaklandı. Bu konuyu iki açıdan ele almak gerektiğine inanıyorum:
1) Koç ve Zorlu bu eleştiriyi neden yapıyor?
2) Kapitalizm eleştirisi zengine ne kazandırabilir?
Bu iki soruya cevaplarımı vermeden önce bazı hatırlatmalar yapmak istiyorum. Kapitalizm eleştirisinin kapitalizm kadar geçmişi var. Bu kez eleştiri kapitalizm karşıtlarından değil de, kapitalizmin tanınmış isimlerinden gelince bu bir özeleştiri olarak algılanıyor ve klasik kapitalizm eleştirisine oranla daha çok ilgi görüyor. Yıkıcı olmadığı sürece her eleştirinin bir şekilde yarar sağlayacağına inanan bir pragmatist olarak, son dönemde giderek artan zenginlerin kapitalizm eleştirisini hayırlı gördüğümü ifade edebilirim. Bir dip dalga gibi gelmekte olan çok ciddi bir sınıfsal çatışmanın öncesinde taraflardan biri, diğerine empatiyle yaklaşmaya çalışarak, adeta bu süreci olabildiği kadar barışçıl götürmek istiyor.
Nedir bu çatışma konusu?
2008 yılında başlayan küresel resesyon (daralma) ve arkasından gelen küresel ekonomik krizin çağımıza en önemli etkisi sadece parasal daralma olmadı. Wall Street’ten başlayan “Öteki %98” (Other 98) sokak hareketi gibi, ciddiye alınması gereken, küresel çapta bir kapitalizm eleştirisi uzun bir süredir var.
Bu hareketin temel eleştirisi şu gerçeğe dayanıyor:
UNDP’nin 2011 raporuna göre, dünya nüfusunun yüzde 25’i toplam servetin yüzde 80’ini paylaşıyor. Bugün dünya nüfusu 7 milyarı aştı. Dünyadaki toplam servetin yüzde 80’ini elinde bulunduran nüfusun sayısı 1 milyar 750 milyon kişi ediyor. Buna yakın bir rakam; tam 1 milyar insanın ise hiç bir öğün için yiyebilecek bir gıdası yok. Tamamen aç! Kalan 4 milyar 250 milyon insan da toplam gelirin yüzde 20’sini paylaşıyor.


Ekonomide, emisyonu daraltılmış (sığlaştırılmış) paranın az sayıda insanın elinde durmasının ekonomik ve sosyal sonuçlarının ne olabileceğini bilmek için çok büyük alim olmaya gerek yok. Çok sayıda insana az sayıda likit para verirseniz, insanlar ya daha çok para kazanmak için her türlü yolu denemeye kalkar ya da daha fazla borç almak zorunda kalır. Az miktarda paradan geçim sağlamaya çalışan çok sayıda insanı, daha çok para sahibi olabilmeleri için kapitalist ekonomik sistem içerisinde iş aramaya veya terfi etmeye mecbur bırakmak ahlâkın iyice canına okumak demektir. Az miktarda parayla geçinmeye çalışan bu kadar çok insanı daha fazla borçlandırmak ise geri dönülemeyecek bir yoksulluk yaratmak ve buna karşılık zenginlerin kendi zenginliklerinin “sürdürülebilir” hale gelmesi demektir. Nitekim her geçen yıl, dünyanın en varlıklı insanlarının varlığı, yoksul kesimin de yoksulluğu artıyor. Makas giderek daha çok açılıyor ve sınıflar arasındaki gerginliği yükseltiyor.
O halde sorun ne? Ali Koç gibi zengin insanların bu durumdan memnun olması gerekmez mi? Ailesinin bankası var, fabrikaları var, arazileri var, yatırımları var, ülkenin en çok para kazanan, en çok vergi veren ailesinin en güçlü fertlerinden biri değil mi? Acaba Ali Koç bu kapitalizm eleştirisi ile gelecek tepkilerden mi korunmaya çalışıyor?
Bu sorunun cevabını vermeden önce bir başka örneğe bakalım:
Gezi olaylarından bir hafta önce -dönemin- Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen bir basın toplantısında ilginç bir açıklama yaptı. Özen, tüketicilerin ve kamuoyunun, bankaların her işlemden yüksek ücret ve komisyon almalarına yönelik eleştirilere dikkat çekerek, “ücret ve komisyonlarla ilgili şikayetlerden dolayı kâr açıklamaktan çekinir hale geldik” dedi.
Garanti Bankası, genel müdür Özen’in bu beyanından birkaç ay önce 2012 yılı net kârını 3.3 milyar TL olarak açıklamıştı. Şimdi ise bankanın genel müdürü, banka müşterilerinin bu denli yoğun ve bu kadar geniş şikayet ettiği bir konuda tatmin edici bir tavır ortaya koymak yerine, çok yüksek kâr elde etmekten değil de, kârı açıklamaktan çekinir hale geldiklerini ifade ediyordu.
Oysa kurumsal yönetimde yüksek kâr elde etmek çekinilecek bir şey değil. Tam aksine hissedarların ve müşterilerin, kuruma, markaya, hele ki bu bir bankaysa o bankaya daha çok ve daha uzun vadeli güvenmesini sağlayacak önemli bir başlık. Bankanın kâr ortakları için en ciddi gelir kaynağı.
Marka vaadini “başka bir arzunuz?” olarak belirleyen ve her uygulamasında müşteriyi merkeze koyduğu mesajını veren bir şirket neden müşterilerin onlarca bankacılık işlemi arasından sürekli şikayet ettiği bir konuyu çözmeye kalkmak yerine, bunu bir engel gibi gördüğünü ifade ediyordu? Üstelik bunu bir de basın toplantısında basına anlatıyordu?
Ben Ergun Özen’in bu beyanını çok isabetli bulmamıştım. Kamuoyunun aydınlanmasına hizmet etmeyen, şirkete değer katmayan, hayatın akışına katkı sunmayan her ifadenin basına konuşulması -bir başka deyişle- basınla uluorta dertleşmek çok gereksizdir. Basınla dertleşmek (bunu becerebilmek) başka bir medya ilişkisi bilgisi ve deneyimi gerektirir ve basına ustaca demeç vermeye hiç benzemez. Nice uzmanın bile gemiyi karaya oturttuğu bir alandır. Dünya devi şirketlerin liderlerinin bile zorlandığı bir alan…
Ancak şunu da eklemek istiyorum: İyi ki Ergun Özen bunu söyledi. Böylesine samimi bir endişeyi herkes ilk ağızdan duymuş oldu. Bu konuda tek endişe eden şirketin Garanti Bankası olmadığına adım gibi eminim. Garanti Bankası’nın kazandığı gelirin en düşük kalemlerinden biri ücret ve komisyonlar olabilir. Müşteriler bunu bilmediği halde neden bankaların milyarlarca lira net kâr elde etmesinden rahatsız oluyor?
Burada toplumu rahatsız eden tam olarak nedir?
Aynı soruyu başka şekilde soralım: Bankalar ücret ve komisyonları tamamen kaldırsa ve ertesi yıl yine yüksek kâr açıklasa, toplum bu defa yüksek kârdan mutlu mu olacak? Benzer bir başka soru: Rüşvet ve yolsuzluk bir iktidar partisinin oylarını azaltmayabiliyor, buna karşın her türlü ekonomik kriz ve daralma olunca neden oylar azalıyor?
Tüm bunların arkasında kamuoyunda yerleşmiş ortak bir değer yargısı var:
Varlıkların toplumla paylaşılması gerektiğine olan inanç.
Bir şekilde varlık ile toplum arasında bazı kapılar açmak gerekiyor. Tıpkı iki ülke arasındaki sınıra belli yerlerden açılan geçiş kapıları gibi. Toplumun fertleri o sınır kapısından geçer veya geçmez ama orada bir kapı olmadığı zaman ondan tamamen mahrum bırakıldıklarını düşünüyor ve itibar göstermiyor.
Türkiye’nin piyasa kültürü ne yazık ki sermaye ile halk arasındaki geçişgenlik açısından çok zayıf. Garanti Bankası yıllık 3.3 milyar TL net kâr açıkladığı gün müşterilerinde de Garanti hissesi olsaydı muhtemelen kimse eleştiri getirmeyecek, genel müdür de çekinmeden yüksek kâr açıklayacaktı. Kârına, kazancına ortak olmadığımız her varlığı mahrum bırakıldığımız bir hak gibi görüyoruz. Ona erişmek veya ondan pay almak gibi bir şansımız olmayınca, acımasızca eleştirmeye daha yatkın oluyoruz. Bu küresel ve beşeri bir teamül.
Arkadaşları tarafından mahalle maçına alınmayan bir çocuğunkinden farkı yok bu hissin.
Maalesef başta “itibar da itibar” diye şişinen PR’cılar olmak üzere, genel olarak PR sektörümüzün ve iş dünyamızın da çoğunluğunun bu toplumsal kodlara hakim olmadığına üzülerek sıklıkla şahit oluyorum. Planlarını ve içeriklerini buna göre hazırlamakta eksik kalıyorlar. Size belki ilginç gelecek ama bu kodları en iyi kimler biliyor söyleyeyim mi:
Ticareti babadan öğrenen eski kuşak!
Rahmi Koç, Bülent Ezcacıbaşı, Güler Sabancı, Murat Ülker aklıma gelen ilk örnekler. Holdingleri de, şirketleri de bu kültürün ve deneyimin ışığında bir yerlere gelebilmiş durumda. Bu isimler ticarete ilk kez son yirmi yıl içinde sıfırdan başlamış olsalardı muhtemelen şu anda toplumdan özel bir ilgi görmeyi bekliyor olabilirlerdi.
Bu isimler neyi diğerlerinden daha iyi biliyorlar:
Sokağı… Sokağın değer yargılarını.
Şimdi size yeri değilmiş gibi gelecek ama bu konuda yakın tanıdığım bir örneği daha söyleyeyim; Ali Ağaoğlu. Gençken babasından çok destek görmemiş ama babası sayesinde ticarette parayla satın alamayacağı (evet, Ali Ağaoğlu’nun bile parayla satın alamayacağı) çok önemli bir dersi bence çok iyi kavramış: İnsanların değer yargılarının nasıl çalıştığını.
Algılanan itibar (perception) ile ticari itibarın (reputation) birbirinden ayrı ve çok uzak alanlar olduğunu her zaman vurguluyorum. Çünkü bu iki kavram, bizim PR sektörü tarafından aynı şeylermiş gibi sunuluyor. Oysa iletişim dünyasında ortaya konulan ifadeler ile sokağın değer yargıları aynı işlemiyor. Başka deyişle; sokağın konuştuğu başka, aynı sokağın yapıp-ettiği başka…
Ali Ağaoğlu iki adet Rolls-Royce aracı varken üçüncüsünü alıp boydan resimler verince sokaktaki insan “ne görgüsüz” filan diyor sanıyorsunuz. Belli bir kesim böyle eleştiriyor, evet. Zenginlik saklanmalıdır diye kültür edinmiş bir kesim o ve neden saklanması gerektiğini sorsanız ona da bir cevap veremiyorlar. Varlık saklanmalıdır görüşü ile çağımızın modern iletişim kodları (açıklık, şeffaflık, samimiyet vb) o kadar çelişiyor ki, bu tarz eleştirilerin ciddiye alınması bile başlı başına bir hata olur. Sokak, Ali Ağaoğlu’nun üçüncü Rolls-Royce aracını, varlığının ve gücünün teminatı olarak okuyor ve ona olan güvenini bu şekilde yükseltiyor.
Bir inşaatçı işadamının toplumla arasındaki en büyük kriz alanı, yaptığı konutları teslim etme gücü ve konutların yatırım değeridir. Ali Ağaoğlu’nun veya başka bir inşaatçının yaptıklarını herkes, her gün konuşur ama herkes ondan bir daire alamaz. Ülkemizde konut kredisinin oturmuş bir ürün olmaması, penetrasyonunun düşük olması, konut kredisi faizlerinin -genelde- yüksek olması ve uzun vadeli borçlanma üzerindeki siyasi ve ekonomik baskılar nedeniyle bir markalı konut sahibi olmanın önündeki zorluklar, bu piyasada hareket eden müşteri sayısını kısıtlı tutuyor. Tıpkı UNDP raporunun işaret ettiği nedenden (az sayıda zenginin çok fazla varlığa sahip olmasından) dolayı, birkaç dairesi olan, yeni projelerden birkaç daire daha alırken, hiç konutu olmayan kirada oturmaya devam ediyor. Kirada oturan ve kiracılığı adeta kaderi gibi kabullenmek zorunda kalan kesim için Ali Ağaoğlu’nun yeni bir lüks araba alması salt gösteriş boyutudur. Bir kısmı bununla eğlenir, bir kısmı da eleştirir ama nihayet satın alma kararlarını etkilemez. Konut alacak olanlar için ise bir güç sembolüdür, yatırım yapılabilir algısının kaldıracıdır, güçlü bir markayla satın alma bağı kurmak için eğlenceli bir ikna aracıdır. Nihayet eğlencedir. Tıpkı Ali Ağaoğlu’nun lüks araçları için “onlarla aramda bir bağ yok, malımı çok önemsemiyorum” demesi gibi. Bu bir ifade şekli ve “lüks” ticari itibarın da başlıca aracı.
En pahalı arabaları bile satın alabilen bir işadamının konutu teslim edip edemeyeceğinden kimse şüphe etmez. Onun projesine yatırım yapmaktan da kaçınmaz.
Ya Cem Boyner? O tekstil ve mağazacılık yapıyor. Yani milyonlarca müşterisi olmak zorunda. Belli bir kesime satış yapabildiği Beymen de onun markası, herkese bir şey satmaya çalıştığı Boyner mağazaları, Boyner Evde veya T-box da… O da güçlülüğünü aynı şekilde mi kodlamalı?
Hayır. Peki neden? Çünkü hikayesi Ali Ağaoğlu ile ayı biçimde başlamıyor.
Cem Boyner beş tane Rolls-Royce alırsa ona olan güven Ali Ağaoğlu’nda olduğu kadar artmaz. İtibar ve iletişimi, sosyoloji bilgisi olmadan bir kurallar manzumesi gibi alır ifa edersek kuramlar elimizde kalır.
Cem Boyner’in itibar alanı Boğaziçili olmasından başlar. Boğaziçili olmak üzerine yerleşmiş kodlardan gelir. Okumuş, aydın, küresel çalışabilen, temsiliyeti geniş, vizyoner gibi alt değer önermelerini ifade eder Boğaziçili olmak. Babası Osman Boyner’in de ona iyi ve güçlü bir itibar bıraktığını hesaba katarsanız, Cem Boyner’in kapatması gereken bir boşluğu olmadığını görürsünüz. Demek ki Cem Boyner -tıpkı siyasete girme denemesi gibi- ticaret dışında alanlara da girebilecek oyun planları yapabilir. Örneğin hayatının geri kalanını bir sivil toplum neferi gibi harcamaya karar verebilir ve bunu yaparsa yatırımları üzerinde bir şüphe oluşmaz. Tıpkı Rahmi Koç’un dünyayı dolaşmaya çıktığı dönemde veya Mustafa Koç’un aniden gelişen vefatında Koç Holding üzerinde şüphe oluşmaması gibi.
En büyük sermaye itibardır. Gerekirse parasız kalır, itibarınızla yeniden ayağa kalkarsınız. Maddi çıkarlara ve konulara kendini fazla kaptıranlar hem paralarını, hem de itibarını kaybedebilir. Akıllı bir lider para ve finansman sorunlarının karşısına asla itibarını koymaz.
Diğer bir deyişle; hayatta en hakiki sermaye itibardır.
Ali Koç’un kapitalizm eleştirisini de bunun üzerinden okuyorum. Ali Koç veya Koç Ailesi üyeleri, bir şekilde çok para kazandıkları için zengin değiller, zaten zenginler ve olmayı en iyi bildikleri şey de zenginlik.
Zengin gibi yaşıyor, zengin gibi çalışıyor, zengin gibi vergi ödüyor, zengin gibi bireysel ilişkiler geliştiriyor ve topluma sürekli zengin kodları içinde görüntü veriyorlar. Sosyal sorumluluk, vakıflaşma, dernekleşme gibi topluma dönük (sınır kapısı dediğim) alanlarda öyle çok yatırımları ve yardımları var ki, bu alanı bir gönüllü gibi yürütmek yerine orayı da olabilecek en profesyonel seviyede yöneterek, sosyal alanlarda bile markalaşıyorlar. Vehbi Koç Vakfı, Sabancı Vakfı veya İKSV gibi kuruluşların bir benzerini, gidip on milyar TL bile bulsanız yarın inşa edemezsiniz.
Koç bir kapitalizm eleştirisi yapıyorsa, bunun arkasındaki en büyük neden dünyadaki sosyal adaletsizliği çözebilmek için en büyük görevin yine varlıklı ailelere ve zenginlere düşüyor olması olabilir. Böyle bir döneme giriyoruz. Sosyal adaleti, gelir adaletini sağlamak ve geliştirmek için en büyük görev ve rol yine varlıklılara ve zenginlere düşüyor ve her konuda olduğu gibi bu konunun da, bu yeni dönemin de, bu yeni kriz alanının da ilk sözcülüğünü yapmayı bir Koç akıl ediyor.
Cesaret ediyor da diyebiliriz. Zaten ailenin kültür kodları içerisinde en büyük farklılık da burada.
Ahmet Zorlu da akıllıca bu topa girdi. Sabancı’yı arada kaçırmış olabilirim ama ne diyeceğine eminim; olabilecek en ciddi tonda bu topa olumlu şekilde girecektir. Çünkü zaten sosyal alanda yerleşik, kalıcı ve samimi yatırımları, yardımları olan bir grup ve iş lideri…
Birleşmiş Milletler ve özellikle de UNDP ve daha birçok kuruluş sosyal adalet ve varlıklara erişim konusunu daha fazla gündemine alıyor. Koç ve Zorlu’nun (şimdilik) neden kapitalizm eleştirisi yapma gereği duymuş olabileceğini ve neden yapmakta haklı olduklarını izah etmeye çalıştım.
İkinci soruya gelecek olursak, onun yanıtı çok basit:
Kapitalizm eleştirisi zengine ne kazandırabilir?
Eğer varlığınızı kapitalizme borçluysanız ve kapitalizm dışında bir yaşam modelinde var olmayı bilmiyorsanız, kapitalizm eleştirisi size ileride yaşanabilecek bir varlıklı-yoksul çatışmasında varlığınızı ve itibarınızı kazandırır.
İyi bir kapitalistin, en azından bir kapitalist olarak varlığını sürdürmesinin yolu, yeri geldiğinde (ki yeri geldi ve daha da çok gelmek üzere) kapitalizmi en sert şekilde eleştirmeyi de bilmekten geçer.
Toplumsal kodunu da açıklayayım: Toplum sizi eleştirmeden önce siz kendinizi eleştirirseniz toplum size olan toleransını artırır. Yani itibarınıza ek kredi açar. Toplumun yüzleşmek zorunda olduğu bir gerçeği siz yokmuş gibi varsayıp ilerlemeye kalkarsanız, çok şey kaybedersiniz.
İletişimde en büyük risk bir konuda topa geç girmektir. Tüm patronlara bir an evvel varlıkları üzerinde hangi sosyal tasarrufu yapacaklarına karar vermelerini tavsiye ederim. Sadece karar vermekle de kalmayıp acilen iletişimine de başlasalar iyi olur. Çünkü Koç o kapıyı açtı ve artık herkes bir gün o kapıdan geçecek. Koç ilk geçen olarak ne kadar hatırlanacak, onu da görürüz. Ben öyle hatırlayacağım.
Son sözümü de yazıda ismi geçen iki patrona söyleyeyim: Ali Ağaoğlu bir Rolls-Royce daha alabilir, bu bir sorun yaratmaz. Geçtiğimiz günlerde sarf ettiği “millet fakir karanfil bırakıyordu, ben gül bıraktım” sözünde milletin fakirliğine vurgu yaptığı nokta, bu yazıda anlattığım konu ile çelişen bir nokta. Ağaoğlu, kendi zenginliğinin sevilmesi ve sempatik bulunması ile milletin gerçekten fakirlikle boğuştuğu gerçeğini asla yan yana getirmemeli. Aynı sözü “millet fakir” demeden söylese kimsenin dikkatini bu kadar çekmezdi. Bu gibi espriler yerine, kurduğu vakfı bir an evvel topluma tanıtmasında büyük yarar var. Bu alanda geriden gelen bir lider konumunda kalmamalı… Cem Boyner ise toplumun önüne dalgıçlık veya avcılık resimleriyle çıkmak yerine, sosyal adaletsizlik üzerine en çok konuşan, öneri getiren liderlerden biri olmalı. Bu konunun içini doldurabilecek en iyi, en bilgili liderlerimizden biri Cem Boyner.
Hepimizin ama en başta varlıklı insanların üzerinde çalışması, kendimizi geliştirmemiz gereken bir alan. Şirketlerin sadece PR ve iletişim departmanlarında değil, sürdürülebilirlik başlığı altında da iyi çalışılması gereken bir konu. Bu konuda ilerlemek isteyenlere öncelikli olarak UNDP Türkiye ofisi ile temasa geçerek çalışmaya başlamalarını tavsiye ederim. Sadece bilgi değil, doğru bir yön vererek de sizi besleyeceklerdir.