Dünyada duyduğum en güzel sözlerden biri: “Some man see the things as they are and ask why. I dream things that never were and say why not.” Robert F. Kennedy şunu söylemiş; “Bazı insanlar şeyleri olduğu gibi görür ve neden diye sorar. Ben hiç olmayan şeyleri düşünüyorum ve neden olmasın diyorum.”

İşte dünyamızda yaşayan insanları ve insan suretinde gezen canlıları temelde ayıran fark budur. Şeyleri olduğu gibi görenler, benim “biçimde takılanlar” dediğim insan tipi. Bunların hayatında sahip oldukları tüm görüş, düşünce ve duruşun temelini biçim oluşturur. Biçimde takılıp kalırlar. Onun ötesini, içini, dışını, arkasını ve önünü fark etmezler. Biçim onların değerlerini de var eder. Sonradan birer ön yargı haline dönüşen ama başlangıçta birer saf değer yargısı olan fikirlerinin temelini hep biçim oluşturur.

Öncelikle kendi biçimleri… Sonra etrafındakilerin… Nihayet algıladığı her şeyin sadece biçimini algılamakla sınırlı bir “anlam dünyasına” sahip, kısır bir var oluş. Peçenin arkasını görmeyi bırak, peçeyi bile göremeyecek bir körlük! Gözlerini açar, koca koca, iri iri bakar da yine göremez.

İşte kendini ve alemi bu körlükle algılayanlara da ben “biçimde kaybolanlar” diyorum. Çünkü özün, biçimden ibaret olmadığını bir daha asla hatırlayamazlar. Yaşadıkları ve algıladıkları, sadece kendilerine “gerçek gibi” gelir. Oysa artık sığlığında boğuldukları kendi görüş açılarında, olan-bitenin aslını görmezler ve işitmezler. Kur’an bunlara “mühürlenmişler” der.

Kalpleri bir daha asla doğruyu tartamaz. Fenafillâh’ın aksine, ölmeden önce kendini yok etmeye götürüp, teslim eden bir körlüktür. Çevrelerini, kendini tasdik edeceklerle donatır, körlüklerinin üzerini kapatmaya çalışırlar. Aslında “mühürlüler” dünyayı karanlığa boyamaktadırlar.

Hakikatin sesini susturmaya kalkarsanız, onu ancak bir insanın ağzına tıkmayı başarabilirsiniz. O da kaba kuvvet ve zulümle… Oysa hakikat, öze bir kelamla kazılı olduğundan, herkes mutlak ondan sorguya çekilecektir. Nefslere -benliklere- karşı zulmünüz, öz benliğinizden sorulacak. Bu mutlak. Elbette şeyleri, olayları, nasıl karartmaya kalkarsanız kalkın, sizin farklı algıladığınız şeyin özü farklı olmayacak. Ancak siz bir yalanın içinde nefes almaya devam ediyor olacaksınız.

O insan suretinde gezen! Bina giydirdin toprak üstüne. Mahlûkatı kovdun, sahip oldun sana ait olmayana. Maddeyi kabalaştırdın, kendin de kabalaşırken. İnsan olacaktın, hayvan bile denmiyor temsil ettiğin realiteye. İnsanlıktan en uzak duranı silahla can aldı, kendini en masum zanneden ise söz ve bakışla insan yaralıyor. Sevgi inşa edemezsin. Bedduan, kem sözün, soluduğun nefesin içinde… Pisliğin, suyu kirletti… Bu çağın en mutlusu sensin. Düğünün gelini sensin. İşte dünyanın bugünü, senin eserin…

Kalpleri kararttın ama tebessüm astın yüzüne. O yalan tebessümünün arkası, yüzleşmekten kaçtıklarınla dolu. Onları gözlerden sakladığını sansan da, kokusu sarmış her yanı. Buram buram çirkinlikle kapladın özünü. Ve görünüyor işte, üzerini kapatsan da…

Algılayanlara sözüm! Dışı güzelleşirken, içi kararmış olana bir bakın… Elindekiler artarken, kendi azalana bakın… Nefsi kabarırken, kullandıkları kabaranlara bakın… O mazlumu oynayan zalime bakın… Bir de sanki hesabı belli olmuyormuş gibi uyanık geçiniyor. Ah ne derin uyku o!

Karardı artık. İşte karardı… Gönüller, sözler, bakışlar ve nefes… Çalın, gelin oynasın!

Saç bakalım şerrini etrafa…

Söz hakikate vardı.

Ve ayrıldı, ayrılacak olan.

Kelamın sahibi dedi ki:

“Hiç bir olur mu bilenle, bilmeyen?”