Frekans nedir bilir misiniz? Sıklık… E ne olmuş sıklıkla ilgili?
Çağdaş hastalıkların neredeyse tamamı bu sıklık meselesinden kaynaklanıyor. İnsanın ruhu işte bundan isyanda, kalabalıklar bundan depresyonda, yürekler bu yüzden sağır, gözler kör…
Beethoven’ın 9. senfonisini dinlerseniz, ilk bölümün başlangıcındaki nota diziliminin senfoninin bir çok yerinde nasıl tekrar ettiğini ilk dinleyişte anlamazsınız. Besteciler, notaları dizerken çok önemli bir iş daha yaparlar; zamanı yönetirler! Beste yapmak nota dizmek değil, notalara süre yazmaktır aynı zamanda. Bu tür bir tasarım çok da tanrısaldır bir anlamda. Yaratıcı yaratırken, yarattıklarının zamanını da (süresini de) karakterleriyle birlikte verir kaderlerini iletirken. Aynı bunun gibi, besteci de bir notayı sadece hangi sesi vereceğini belirtmek için değil, ne kadar süre ile çalınacağını da yazar. Böylece Beethoven, oldukça sakin bir giriş yazarken 9. senfoniye, aynı nota dizilimini başka bir yerde daha hızlı çaldırdığı zaman kulağınız bunu farklı bir melodi gibi algılayacaktır. Çünkü notaların sıklıkları (yani aralarındaki süre) kısalınca tempo hızlanır.
Aslında bir müzik terimi olan tempo, bugünkü deyişle ritm, notaların arasındaki boşlukla belli olur. Notaların arasına hiç boşluk bırakmadan çalmak veya aralarındaki en küçük bir boşluğu kulakla duymak ve algılayabilmek elbette imkansızdır. Tek bir ses sürekli çalınıyor gibi duyarız.
Notaların arasındaki sürelerin daha geniş, yani seslerin arasının daha açık olduğu ve bu nedenle bize “yavaş” gelen müzik tarzına romans diyoruz, akımına romantizm diyoruz, hikayesine de roman diyoruz. Bunların ortak noktası, olup bitme süreleridir. On sayfalık roman göreniniz var mı? Romanlar, inceleme yapar. Romans yavaş yavaş akar. Romantizm, kelimeleri özenle seçer.
Çağımızın müziği disko ve kulüp müziğidir. Çalınan bir melodi yoktur. On arkadaş buluşup “Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan” diye tane tane okursunuz bir ağızdan ama gece bir kulüpte veya sosyal bir mekanda dinlediğiniz türden müzikleri tek başınıza mırıldanamazsınız bile. Salt bir tempo üzerine elektronik seslerin nesini neredesinden mırıldanacaksınız zaten?
İşte içinde yaşadığınız hayatın temposu, yaptığınız işler, hatta sosyalleşme tarzınız bile bundan ibarettir. Tempo o kadar yüksektir ki, pazartesiyle cuma arası daha kısalmış gibi gelmeye başlar hepinize. Neden? Az önce demiştim ya, notaların arasındaki boşlukları kaldırırsanız tek bir nota duyuyor zannedersiniz kendinizi. Günlerin bir farkı kalmaz. Hafta başlıyor derken bitmiş bile!
Yahu koca yıl nasıl geçti derken bir de bakarsın ömrün bitmiş. Anlamazsın. Çünkü durup da anlam arayacağın boşluklar yoktur. Bu kültür senden bunu istemez. Senin durup düşünmenden çok korkar. Sana hazır fikirler sunar; gazeteler, televizyonlar, fikir önderleri, entelektüeller filan kanalıyla. Bin git insan olmanı isterler, durup düşünürsen notaların arası açılır, beste yavaşlar, romantizm filan olur, dağılır gidersiniz, sonra iş filan da yapamazsınız.
İşte böyle bir çarktır bu, Kapitâlem..! Senin durmanı istemez. Romantizmi bile biraz dizilerden ve filmlerden filan alırsın, senin için öyle paketlenir işte o… Sen de yutarsın şifa niyetine…
Yemek yeme süreleri arasındaki süreyi kısaltırsan veya lokmaları çiğneme süreni kısaltırsan, bir diğer deyişle hızlı veya sıklıkla yemeye başlarsan “obez” olursun. Çağımızın hastalığıdır.
Çok çalışırsan, çalışma ile dinlenme arasındaki süreyi kısaltırsan, bir diğer deyişle hızlı ve çok sık çalışırsan “despresif” olursun. Konuştuğun kelimelerin arasındaki süreyi azaltır, çıkardığın seslerin sayısını artırırsan, bir diğer deyişle suskunluklar arasındaki süreyi kısaltırsan “geveze” olursun. İşte; bunalımlar, depresyonlar, cinnetler, ruhsal sıkışmışlıklar bundandır. Aralardaki boşluklar azalırsa, boşluklar kalmazsa evrendeki herşey sıkışır.
Allah yarattığı yıldızların arasına onca boşluğu yıldız haritalarını daha kolay çıkarıp fal bakalım diye koymadı ya!
Siz kafanızı kaldırıp bakınca yıldızları, gezegenleri görürsünüz. Oysa evreni bir düzen içinde döndüren muazzam denge, aralardaki boşluklar sayesinde oluşur. Peki siz hiç gökteki boşluğa bakıp onu izleyen birini gördünüz mü hayatınızda?
Kanser salgın… Nedeni bağışıklık sistemi çökmesi… Stres salgın… Nedeni bağışıklık zayıflığı… Kalp krizi salgın… Nedeni stres içinde yaşanan hayatlar ve yanlış beslenme… Obezite salgın… Nedeni yanlış beslenme… Karnınız değil, ruhunuz aç dostlar… Ona vakit ayırmıyorsunuz!
Ayırmanızı istemiyorlar. Daha çok iş, daha çok para, daha çok kâr, daha çok daha çok daha çok daha çok daha çok daha çok… Rabbülâlemin desem küfür zanneder kapitâlemin köleleri!
Aaah ah… Ne düşünüyorum biliyor musunuz: Hani şu kıyamet döneminde üflenecek bir boru vardır ya İsrafil adlı melek tarafından… Çıldırtıcı bir ses der hani Kitap, herkes dizinin üzerine çökecek diye tarif eder. Bugün hayatlarımızın içindeki boşluklar yok olmuş, hayatımız tek bir nota gibi vuruyor her saniye kalplerimize…
Ruh isyanda! İnsana zaman yok. Aşka zaman yok. Bakmaya zaman yok. Düşünmeye zaman yok. Paylaşmaya zaman yok. Dinlenmeye zaman yok. Durup izlemeye zaman yok. Acelemiz var!
Durma, üfle kardeşim İsrafil’in borusuna!