Değişmeyen bir doğa yasası olarak, işlevini kaybeden her şey zamanla yerini başka bir şeye bırakır. Bir başka deyişle, her şey zaman içinde ya değişir ya da başka bir şeye dönüşür.

Platon’dan başlayarak hikayesine bakabileceğimiz “akademi” olgusu, özünde insanın soru soran, merak eden, yanıt arayan, hepsinden önemlisi akıl sahibi bir varlık olarak kendi aklını işletmesinin yollarını göstermeyi amaçlıyordu. Platon bir okul (akademi) kurmuş olmasaydı bile, insan özünde akıl sahibi, merak eden ve yanıt arayan bir varlık olarak yaratılmış olması nedeniyle bir şekilde düşünce ilmi içinde kendine yollar arıyor olacaktı. Sırf bu nedenle okul, insanın varlık sebebini ortaya koymasının ve kendini tamamlamasının adresi olageldi.

Binlerce yıllık okul (akademi) geleneğinin ardından sanayi devriminin bozduğu ezberler ve oluşturduğu yeni toplumsal sınıflar sonucu, okul daha ağırlıklı olarak bir mesleki eğitim yeri haline geldi ve günümüzde kullanılan yaygın tabirle “iyi bir insan kaynağı” olabilmek adına diploma alınacak kurum durumuna düştü.

İnsanın “evreni nasıl anlayabiliriz” diye sorular sorduğu birimlerin bütünlüğünden (universe-city olmaktan) çıkıp, insanların geçim derdine çare olacak iyi bir işi ve iyi bir maaşı ileride kazandırmayı vaat eden bir adres haline geldi.

Akademinin bu hale gelmesinde en az payı olanlar elbette akademisyenler. Karikatürlerde koca, kalın ve siyah çerçeveli gözlüklerle kitapların arasında kaybolmuş okuma yapan veya bir yandan da yazmaya çalışan.. Bazı karikatürlerde ise tıpkı bir labirent kurma marifetiyle dizilmiş tüpler, kaplar ve silindirler arasında elindeki kimyasallarla deney yapmaya çalışan uçuk-kaçık insan görüntüsüne hapsedilen akademisyen, bu konuda bir kabahati olmaksızın kendi literatrüne katkıda bulunma çabasından hiç vazgeçmedi. Ancak yine de akademisyen değişen dünya düzeninden ve yeni dünyanın yeni alışkanlarından etkilenmek durumunda kalıverdi.

20. yüzyıl içinde hayal edilemeyen büyüklüğe ulaşan serbest pazar ekonomisinin yarattığı etkilerin sonucunda, insan kitlelerinin çok büyük çoğunluğu geçim derdi denilen sorunla yüzleşmek ve mücadele etmek zorunda kaldı. Dünya yeni bir yüzyıla girerken ise bu sorun bırakın iyileşmeyi, giderek daha da kötüleşerek dünya nüfusunun çok büyük bir bölümüne geçinmek için çok daha az miktarda bir gelirin düştüğü daha da dengesiz ve adaletsiz bir yer haline geldi. İnsanın varlık olarak aklını kullanıp sorulara yanıt arayan bir canlı türü olması niteliğinden iyice uzaklaşılarak, hayatı, geçimi ve güvenliği için tıpkı bir hayvanın hayatta kalma dürtüsü kadar basit bir içgüdüyle yaşadığı yeni bir sosyal iklimin içine düşüldü.

Böylece insan, varlığının sebeplerini ve sonuçlarını irdeleme ihtiyacından iyice uzaklaşıp, sadece Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin ilk basamağının içinde sıkışıp kalan soruları ve yanıtları takip etmeye koyuldu. Ben ne yiyeceğim, ben kimle çoğalacağım, ben nasıl hayatta kalacağım vb.

Akademi ile halk kitlelerinin arası açılırken, giderek daha büyük ve çok geniş bir coğrafyaya ürün ve mal yetiştirmek zorunda kalan her türden sanayi, yeni ürünler geliştirmek ve başta silah sanayinin inovatif üretimleri sonucu tüketime soktuğu yeni teknolojiler üzerinden para kazanmak amacıyla araştırma-geliştirme faaliyetlerini daha ucuz bir kaynak kullanmak adına “outsource” (dışarıdan tedarik) etmeye karar verdi.

Böylece 20. yüzyılın ikinci yarısına damga vuran üniversite-sanayi işbirliği akademinin yeni uğraş alanlarından biri oldu. Üniversite-sanayi işbirliğinin bir çıktısı olarak, sanayi yeni olanı ilk konuşan ve uygulayan olmaya başladı. Böylece değişimlerin ve inovasyonların öncüsü haline gelen sanayi, dünyada sorulan yeni soruların yanıtını araştıran, arayan, bulan, buna vakit ve nakit ayıran yeni kurum oldu. Üniversitelerin yetiştirdiği meslek eğitimi almış yeni mezunlar ise hızla değişen teknolojiler karşısında işletmeler tarafından “aranan insan” olma lüksünden çıktı, “işletmeye göre yeniden yetiştirilmesi gereken” insan haline geldi.

Bu kez, kendi sorununu çözmek için diğerinin peşine düşen akademi oldu. Akademi, sanayi ile işbirliğine dayanarak, mesleki yeterlilik vermeye çalıştığı insanların pratik eksikliğini gidermek adına staj gibi, yarı-zamanlı çalışma gibi formüllere sığınmak zorunda kaldı. Amaç sanayinin istediği niteliklerde insanları yetiştirip hizmete sunabilmekti. Akademik rekabet, belki de hiç hak etmediği halde bu alana taşındı.

Nihayet sanayi bugünün üniversitelerinde yetişen bireyleri de beğenmez hale geldi. Belli bir eğitimi yeterli kabul etmesine karşın sanayi sıklıkla akademiye dönüp “sizden gelenleri bir de biz geliştirmek zorunda kalıyoruz” der oldu. Tüm dünyada yaşanan özel eğitim çılgınlığı, artık belli bir uzmanlık veya yeterlilik belgesini almak için tüm temel eğitimleri tamamlama zorunluluğunu da ortadan kaldırabilir. Hele ki; sanayinin sahibi olan patronlar, iş yerlerine alacakları insanların belli başlı bazı kursları tamamlamış olmasını insanları istihdam etmek için yeterli sayacak olursa, geçim derdini aşamayan büyük kalabalıklar akademinin yoluna bir kez daha uğramamak üzere mahallesini değiştirebilir.

Bu değişen realite karşısında akademinin yapacak bir şeyi kalmış olabilir mi?

Sanayinin her şeye (üretim bandının başına insan yerine robot bile koymasına) rağmen yine de sürekliliği ve kârlılığı sağlayabilmek adına sadece iş gücüne değil aynı zamanda analitik zekaya da ihtiyaç duyuyor olması, rekabetin salt üretimde değil aynı zamanda entelektüel varlıkların da muhasebeleştirilebilir hale gelmiş olması, insanın kol gücünden ziyade aklını kullanma potansiyelini de bir sanayi değeri haline getiriverdi.

Sanayi tüm bu inovasyona ve deli gibi artan (milyonlarca) üretim adetlerine rağmen, serbest pazar kuramının niteliklerinden biri olan “homojenize olma” sorunundan ancak yukarıda bahsettiğimiz entelektüel varlıkları üreterek kaçınabildi. Savaşarak ganimet toplama devri de sona erince, yeni değer üretmenin formülü, benzer ürünlerin dar pazarından kurtulup niş alanlarda daha yüksek kârlılık elde etme amacıyla “katma değer” üretmeye döndü.

Akademi şimdi, rekabetin yeni tanımına uygun insanı yetiştirmek için yeni formül bulmak zorunda.

Katma değer üretimine yatkın, inovatif bakış açılarına sahip, herkesin baktığı ama görmediği şeyi oradan görüp çıkarabilecek (üstelik bunu sanat için değil sanayi için kullancak) bu yeni insan modelini geliştirmek üzere akademi şimdi yeniden düşünecek.