Henüz liseyi bitirmeden, dönemin mizah dergisi Avni’de yazılarım yer almaya başlamış. Okul bitince iş aramak gibi bir derdim yok, ne iş yapacağım belli. Bir dergide ustalarım bana yazmam için bir köşe verdiğinde yaşım henüz 17 olduğundan müthiş bir özgüven kazanmışım. Yine de özgüvene sığınmak istemiyorum, derdim kendimi daha fazla keşfetmek.

10 Kasım 1994 günü Hürriyet Dergi Grubu’nda iş görüşmem var. Dönemin en çok (haftada 45 bin) satan gençlik dergisi Top Pop’a geçmek üzereyim. Çünkü ustalarım Avni’nin zarar ettiğini ve başka bir yerde devam edersem daha başarılı olacağımı söylemişler ve benim için böyle bir görüşme ayarlamışlardı. Görüşmeye gittiğim 10 Kasım günü sabahında Atatürk’e saygı duruşu saatinde yoldan geçen araçların, insanların durmadıklarını görmüş ve şaşkına dönmüşüm. O görüntünün bende yarattığı hayal kırıklığı nedeniyle elime bir kalem alıp bir yazı yazıyorum. Yazıyı Hürriyet’e gittiğimde yazı işlerinde tesadüfen gördüğüm Nurcan Akad hanımefendiye verdikten sonra hiçbir şey söylemeden yanından ayrıldığımı bugün gibi hatırlıyorum.

Akad daha sonra yazıyı Yalçın Bayer’e veriyor ve Bayer, 13 Kasım 1994 günü köşesinde yazıma yer vermesiyle birlikte okurlarından müthiş tepkilerle karşılaşıyor. Ben olayın bu kısmını ileride tanıştığım Yalçın Bayer’den öğreniyorum. Okurlarından onlarca telefon, faks aldığını anlatmış, hatta milletvekili Bülent Akarcalı’dan gelen tebrik faksını da hatıra olarak bana vermişti.

Yazım; Atatürk’ün içinde yaşadığı dönemin zorluklarında büyüyen bir lider olmasına rağmen her alanda başarılı sonuçlara ulaşmasına karşılık, bizim sahip olduğumuz zenginliklerin içinde bir Atatürk arayışından vazgeçmeyişimizi eleştiren bir kara mizahtı.

Yazı Yalçın Bayer’e olumlu tepkiler yağmasına neden olmuştu ancak Bayer beni tanımıyordu. Akarcalı’nın faksladığı notta yer alan “bu yazıyı yazan Türkman’ın telefonu sizde varsa kendim arayarak kutlamak istiyorum” ifadesi nedeniyle Bayer beni bulmaya karar vermiş ve köşesinden bana şöyle bir not yazmıştı: “(…) Bize ulaş!”…

Bu notu Hürriyet Gazetesi’nde okuyunca Bayer’e telefon açıp kendimi tanıttım. İşin ilginç tarafı, 10 Kasım günü yaptığım iş görüşmesi olumlu sonuçlanmış, ben bir süredir Hürriyet Medya Towers’ta çalışmaya başlamıştım. Yalçın Bayer’in odası 3. kattayken, ben aynı binanın 6. katında çalışıyordum ancak bunu bilmeyen Bayer tüm Türkiye’de beni arıyordu. Telefonda hemen gel dedi, ertesi gün yanına gittim.

Gittiğimde sadece Yalçın Bayer değil, Hürriyet’in bir çok köşe yazarı da beni bekliyordu. Bayer beni onlarla tanıştırmak istediğini, herkesin beni merak ettiğini söyledi. Yalçın Pekşen, Gülçin Telci, Zeynep Atikkan ile tanıştırdı beni. Yalçın Pekşen yazımı çok beğendiğini, iyi bir kalemim olduğunu söylediğinde gerçekten çok mutlu olmuştum. Gerçi, Pekşen’e gelene kadar diğer tanıştığım köşe yazarları da çok iltifat etmişlerdi ama Pekşen benim gözümde mizah ustasıydı ve onun eleştirileri çok daha önem ifade ediyordu. Orada Yalçın Pekşen ile sohbette aramızda ilginç bir diyalog geçti.

Yalçın Bey bana yaşım ilerlediğinde ne iş yapmayı planladığımı sordu. Ben de, biraz haddimi aşarak “köşe yazarı olmak istiyorum” dedim. Kendimce bunu açık ifade edebileceğim en rahat yerdeydim. Zaten Avni Dergisi’nde 40 yazım yer almış, o gün bir dergide kendime ait köşem var ve Hürriyet’te yayımlanan bir yazım da bu köklü gazetenin okuyucuları tarafından büyük bir beğeni kazanmıştı. Şimdi köşe yazarı olmayı hayal etmeyecektim de ne yapacaktım?

Pekşen köşe yazarı olma isteğimi duyunca gülümsedi. Sonra da: “Köşe yazarı olmak istiyorsan önce muhabir olacaksın. Yıllarca muhabirlik yaptıktan sonra haber yazmayı geliştireceksin. Çok iyi haber yazar hale geldikten sonra da iyi bir yayın yönetmenine denk gelirsen belki seni köşe yazarı yapar!” dedi. Oysa benim muhabirlikte gönlüm yoktu. Anlatmak istediklerim vardı ve ben yazı yazmayı bunun için bir yol olarak kullanmak istiyordum. Yazı yazmak benim için bir iş değil, bir ifade tarzıydı aslında. Bu anlamda Pekşen’in nasihatini de ciddiye almadım.

Pekşen Hürriyet’ten ayrıldıktan sonra Hürriyet’te tam da onun kast ettiğinin aksine köşe yazarı atamaları oldu. Birileri, birilerinin kalemine farklı açılardan güvenmeye başlamıştı. Ben malesef dergide yaşıma yakın insanlarla çalıştıkça bir ustadan beslenme şansımı kaybettim. Ustam kalmadı! 1998 yılında dergimizin son sayısını yayımladık, eşzamanlı olarak Show Radyo’da yapmakta olduğum haftada 4 saat canlı yayını da ben istifa ederek bıraktım. Kariyerimi farklı bir alana taşıdım.

Şimdi yazmak da, anlatmak da yetmiyor… Bazen anlattıklarımı anlayıp önümü açanlar oluyor, bazen de korkup önlemeye çalışanlar… Ben Pekşen’in karşısında o haddini bilmeden konuşan sivri çocuğu da, buna rağmen Hürriyet Gazetesi’nin en meşhur yazılarından birini (tanımadığı Nurcan Akad’a bırakıp kaçan) o naif çocuğu da seviyorum.

Bence bilgiyi arayan, onu ustasından bulur.

Çıraklığını kaybeden ise ustalığına ulaşamaz.