Türk basınında meşhur bir deyiş vardır: “İstanbul’a kar yağmadan Türkiye’ye kış gelmez!”

Ülkenin yüzde yetmişi kış mevsiminin neredeyse tamamını iki metre kar altında geçirirken, yolları ulaşılmaz, köprüleri aylarca geçit vermez, elektriği, suyu, ıvır-zıvır bir sürü ihtiyacı kış şartları yüzünden kesilirken, İstanbul’un dört bir yanından canlı yayınlarla karların nasıl da lapa lapa gökten indiğini izlediniz. Muhabirler düşmekte olan karı çok mühim bir son dakika gelişmesi olarak canlı yayına çıkarıp bir röportaj da yapmak istediler ama kar yanıt veremedi.

Ortaokulun ikinci sınıfında sıradan bir Türkçe dersinde hayatımın en müthiş derslerinden birini almıştım. Ben de her normal insanoğlu gibi yağmur ve kar yağdığı zaman o saçma heyecanı hissederim. Herhalde hayata bir hareket geldi diye mi seviniyoruz bilmiyorum, tam olarak o heyecanın nedenini anlamak mümkün değil. Belki de ezberlemişiz çocukken,  birileri camdan bakıp da “Aaa yağmur başlamış” dedikçe biz de bir şey sanmışız.

Neyse; o gün Türkçe dersimiz var ve öğretmenimiz Melahat Ergin sınıfa girdi. Oturun dedi, oturduk. Biraz konuşmaya, anlatmaya başladı ama yüzü yorgun. Anlattıkça fark ettik ki, hocanın gözleri de kırmızı. Sonuçta hocayı iki yıldır tanıyoruz ve yüzünü biliyoruz. Hoca nasılsa tanınmaz halde.

O dönemin kültürü gereği öyle hocaya kalkıp da “hocam hayırdır?” demek gibi bir rahatlık yok. Az biraz da olsa yerimizi biliyoruz. Ancak sormamak da vicdanen mümkün değil…

Sorduk.

Melahat Hoca da anlattı. Gece uyumamış. Yüzünün hali ondanmış. Meğer evleri pek de öyle iyi bir muhitte değilmiş. Her yağmur yağdığında mahalleyi su basarmış. Bir gece önce yağan yağmur nedeniyle evlerini su basmış. Eşyaları kurtarmak için gece boyunca suyu boşaltmaya çalışmışlar. Bu nedenle de uyumamış ve belli ki fazlaca da üzülmüş (ağlamış).

Melahat Hoca durumu anlatınca sınıfta bir sessizlik oldu. Sonra hoca yeniden derse döndü ama ben dönemedim. Gözümün önünde yan yana iki kare var; birinde Melahat Hoca evini dolduran suyu boşaltmaya ve eşyalarını kurtarmaya çalışıyor, diğerinde ben camdan dışarı yağan yağmura bakıyorum kendi evimde sırıtarak ve sonra sıcak yatağımda uyuyorum.

İşte o an bana mutluluk veren bir şeyin, aslında bir başka insanın yıkım anı da olabileceğini anladım. Ben yağmura koşup, altında yürüyerek romantizm yapmaya çalışırken, başkaları aynı yağmurun altında ve benim görmediğim bir yerlerde canlarının derdindeydiler.

Bu adaletsizliği ben yaratmamıştım ama kar-yağmur gibi nedenlerden ekstra bir romantizm yaratmazsam en azından bu adaletsizliği derinleştirmemiş olabilirdim. O günden bu yana, bu aldığım dersi de hep hayata geçirdim.

Kar veya yağmur yağdığını görünce cama gider önce içimden dua ederim, o an zorda olan veya açıkta olanlara Allah yardım etsin diye. Sonra izlerim… Kartopu oynamam, kardan adam yapmam.

Bir gün insanoğlu gerçekten “insan” olmaya karar verir de; gökten donarak düşen bir damla su için bir tarafta sevinenler, diğer tarafta ezilenler olmazsa bu dünyada, işte o zaman hep birlikte kardan adam yapmaya çıkalım.

O zamana kadar herkesin, kardan değil, kendinden “adam” yapmasını diliyorum.

* * *

Bu karda da yürüdüm, hem de çok yürüdüm. Yine gördüm ki, belediye sadece “arabalara” (o da ara yollarda değil sadece çevreyollarında) hizmet vermek üzere kara hazırlık yapmış. Yollar, kaldırımlar, üst geçitler ve merdivenleri, meydanlar, metro, metrobüs giriş ve çıkışları ile otobüs duraklarında “insanın” ayak basacağı yerler için hiçbir çalışma ve hazırlık yoktu.

Bu da sözüm ona parası olan belediye!

İşsizlik bu safhadayken, günlük 20-30 liralık bir ücretle insanlar, insanların geçeceği yerleri tuzlayabilir, temizleyebilir evlerine bir çorba parası götürebilirdi. İnsanlar da hizmet görmüş olurdu…

Bu kafayla daha çok ağlar benim güzel Melahat Hocam.