Bir köşe yazarı klişesi vardır hani; “Türkiye gibi bir ülkede yazı yazmak çok kolay” derler. Öyle olaylar, öyle konular var ki, ister entelektüel olur derin incelemeler yazarsınız, ister hislenir bir rakı şişesinde balık olma arzunuzu… Başka türlüsü çekilmez çünkü…

Son zamanlarda öyle sıkı yazı konuları var ve ben onları o kadar yazmak istemiyorum ki! Zaten yazan yazıyor, konuşan konuşuyor… Bazen televizyonda güzel tartışma programlarına denk geliyorum. Güzel dediğim de; gerçekten tartışılan konunun farklı görüşlerini temsil eden isimler karşı karıya gelmiş olacak. Ancak o zaman izliyorum ki en azından kaçırdığım bir görüş varsa oradan öğreneyim diye… Fakat bir süre sonra ekran başında şöyle bir hisse kapılıyorum; sanki bu adamlara “kendinizi ifade etmek ve bu konuda bir sonuca varmak” için 10 yılınız var deseler bunlar on yıl sonra hala aynı stüdyoda karşılıklı oturmuş, yok sen beni dinlemedin, yok ben seni diye hala aynı şeyleri tartışıyor durumda olacaklar!

Çok sevdiğim bir fıkra vardı:

Aziz Nesin’e deliler gibi hayran bir adam, çok uzak bir ülkeden ustaya mektup yazmış: “Çok değerli üstad ve büyük insan Nesin, bir gün ülkenize gelip sizi yakından tanımayı ne kadar çok istediğimi kelimelerle anlatamam.”

Üstad da bu büyük hayranını kırmamış ve yanıt vermiş, “Buyrun gelin misafirim olun” diye.

Adam gelmiş. Aziz Nesin kapıyı açınca adam onun boynuna atlamış, ellerini öpmüş, boynuna sarılmış.  Derken içeri geçmişler, Nesin ona hal hatır sormuş, konuşmaya başlamışlar. Adam da başlamış bu dünyada üstüne yetenek tanımadığı büyük yazara iltifatlar yağdırmaya; “ben bu dünyada senin gibi büyük bir yetenek görmedim, senin gibi büyük bir yazar mümkün değil, bu nasıl olur” diye gece yatana kadar övgüler yağdırmış.

Ertesi gün misafir üstadı da rahatsız etmemek adına izin isteyip etrafı dolaşmaya çıkmış. Bütün gün gezdikten sonra akşam yemeğine gelmiş ve gece yine adamın üstadın kitaplarına duyduğu hayranlıkları anlatmasıyla geçmiş. Bir sonraki gün adam yine gündüz dışarı çıkmış, akşam gelmiş. Sonraki gün ve ondan sonraki gün de… Fakat üstadın aklı adamın gün geçtikçe ilgisinin azalmaya başladığına takılmış.

Derken beşinci günün akşamı; adam “Naber lan Aziz” diye girmiş içeri! Üstad giderek daha da sinir bozucu olmaya başlayan bu duruma hiddetlenmiş. “Gel misafirim ol dedim geldin. İkramda, muhabbette kusur etmemeye dikkat ediyorum. Fakat son günlerde üslubunu iyice bozdun, bu akşamki tavrın bardağı taşırdı! Senin derdin ne?” diyerek öfkeyle çıkışmış.

Adam yanıt vermiş:

“Valla ben kendimi bildim bileli senin kitaplarını okuyor ve zekana, hayal gücüne, hikaye kabiliyetine inanılmaz bir hayranlık duyuyordum. Fakat ülkeni yakından tanıyınca senin nasıl sıradan biri olduğunu gördüm. Meğer sen sadece gördüklerini yazıyorumuşsun!”

* * *

Türk mizahının büyük ustalarından Aziz Nesin’i rahmetle analım bu vesileyle. Yıllar önce bir yerde okumuştum bu fıkrayı. Gerçek değil elbette. Ancak arada bir gazetelerin köşe yazarları “yazacak ne çok şey var, hangisini yazsak” klişesini okuyucuya itiraf ederler.

Bense yazmıyorum. Reportturk her ne kadar kendini bir haber portalı olarak konumluyor olsa da, ben bu çok konuşulan konuları yazmamaya devam edeceğim. Çünkü özünde çok çirkin bütün bu olup bitenler. İnsana dair satırlar çıkarmaya çalışıyorum izlediğim dünyadan.

İnsanlık öyle bir sınavın içinde ve öylesine farkında olmadan yuvarlanıyor ki!

Tek bilemediğim; herşeyi çok biliyorsunuz, herşeyden haberiniz var da; ne yapıyorsunuz be kardeşlerim? Siz ne yapıyorsunuz? Kime hizmet ettiğinizin farkında mısınız? Kendinize değil de, ruhunuza bir sorsanız ne yanıt alacağınızı biliyor musunuz?

Derler ya, ruhun duymaz diye… İşte böyle bir sağırlıktır sınavımız!