Bu yıl seçim yılı diyorduk, geldik seçim haftasına! Herkes konuştu, hem de ne çok konuştu. İddialar, komplolar, söylentiler, dedikodular, kasetler, suçlamalar, hakaretler, küfürler…

Daha önceki bir yazımda belirtmiştim: Serbest ve demokratik bir seçim demek, iktidarı, yani gücü elinde bulunduran hükümetin ve partinin, yeniden eşit şartlarda muhalefet partileriyle bir yarışa girmesi demektir.

Bu da, ne olursa olsun iktidar partisini gerer. Öyle ya, şartlar ve güçler eşit değilken birden bire yeniden bir yarışa girmek risktir. Kartların yeniden dağıtılması için bir fırsat yaratılır ve kimse oy verme hakkına sahip olan halkın nasıl bir karar vereceğini kesin olarak bilemez.

Bu durumda, iktidar elindeki gücü sürdürmek istiyorsa iki kritik unsura ihtiyacı vardır. Biri, kendi yandaşlarını (destekçilerini) kendine iyice bağlamak… Ki bu durum kamplaşmayı doğurur! Ülkemizdeki kutuplaşmaya bakarak, iktidar partisinin bu konuya önem verdiğini görebilirsiniz. Diğeri ise, politik ve ekonomik konjonktürü kendi lehine çevirebilmek…

Seçmen, bir şekilde hayatından memnun ise veya alternatiflerin mevcut iktidar kadar başarılı olacağına inanmıyorsa, sandıkta iktidarı değiştirecek çoğunluk oluşmaz. Son bir yıldır, yüksek işsizlik ve geçim sorununun iktidar partisini zayıflatacağı beklentisi ifade ediliyor. Oysa tabanda uzun zamandır böyle bir eğilim yok. Halk mevcut iktidarın işsizlik ve geçim derdinde payı olduğunu düşünse de, ekonominin büyüdüğünü görüyor ve bir şekilde artan toplam zenginlikten kendine yarın bir pay düşeceğini umuyor. Bu beklenti iktidar partisinin güçlü oy potansiyelini korumasını sağlıyor.

Diğer yandan, iktidar partisinin seçmen nezdinde iki zayıf noktası var:

Yasakçılık ve kayırmacı zihniyet. Bu ülkede “din” vurgusuyla alkollü içeceklere kısıtlama getirirseniz bu bazı radikal oluşumları memnun eder ancak bundan öteye gitmez. Bunların haricinde kalan kesim bunun bir yasaklama gayreti olduğunu görüyor. Bu bir misal…

Millet yasakla sınırlanmayı sevmiyor. Bunun gibi kaç türlü yasak tartıştık. İktidar partisi türban konusunu işlerken, hatta imam hatip mezunlarına üniversite yolunu açmaya çalışırken rahatça “özgürlük” vurgusu yapabiliyordu. Ancak zamanla görüldü ki, askere “kışlana gir” diyerek demokrasi vurgusu yapıyor izlenimi veren iktidar, rektöre “kampüsten çıkma”, medyaya “aleyhimde yazma”, gençlere “protesto etme” diyerek meseleyi herkese ve her kesime ayar vermeye kadar genişletiyor. Böylece özgürlük vaadinden uzaklaşıp, kısıtlayan ve baskı altına alan yönetim modeline geçebileceğini ortaya açıkça koyuyor. Yine de bu durum sadece büyük şehirlerde oy artışını engelleyebilir, o kadar. Neden mi?

Ülkenin genelinde, tabandaki “zenginleşme” beklentisi, yasakların getirdiği baskıdan daha öncelikli bir ihtiyaç! Zenginleşme deyince aklınıza Ali Ağaoğlu gibi yaşamak gelmesin… Halkımız gelirini artıracak her türlü fırsatı önemsiyor. Buna çok ihtiyacı var.

Bu seçim döneminde iktidar partisi, hemen hemen tamamı yeni projelerden oluşan seçim vaatleri açıkladı. Bu halk için yeni iş, yeni gelir kapısı demek. Muhalefet “rant projesi” diye eleştiriyor ama halk yeni rant, yeni zenginleşme fırsatı diye okuyor olayı… Sol kökenli partilerin yıllardır anlayamadığı ve sağ partilerin kolayca tek başına iktidar olmasını sağlayan tılsım de hep bu oluyor işte! Halk rant istiyor, muhalefet ranta kızıyor!

Muhalefet işsizlik ve yoksulluğu dikkate alan bir program hazırladı ama vaatler fakire para, sosyal kart gibi ucuz önerilerden öteye geçemedi. Zenginlik değil yardım vaat ediyorlar. Bu da, halkın esas duymak istediği şeyden çok uzak. İktidar partisi söz verdiklerini yapabilir mi? Bu çok önemli değil, seçimde kimse buna oy vermez. Herkes vizyona oy verir.

Bu seçimde iktidara oy verenler onun vizyonuna, ona oy vermeyenler de o vizyona karşı oldukları için karşısındakilere oy verecekler. Zaten iktidar “ben ve karşımdakiler” oyununu gayet başarılı oynuyor. İktidarın kendi eliyle yarattığı ve iyi yönetemediği “korku ve sindirme” politikası dışında yumuşak karnı yok.

Başbakan artık tarzı tahmin edilebilir noktaya geldi, iyi tanınıyor. Bu nedenle, 2011 seçimleri Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir lider olarak öne çıktığı, Devlet Bahçeli’nin ise ilk kez geniş kesimlerce sempati kazandığı seçim olarak kayda geçecektir. Bunun oy oranlarına ne kadar yansıyacağını göreceğiz.

Elbette Kılıçdaroğlu’nun 13 Haziran günü hemen devreye girecek parti içi hesaplasma sınavını da kazanması şartıyla… Üstelik şifresiz sınav…

Oysa dünya çok ciddi değişimler ve dönüşümler çağında ve Türkiye’nin 2023 hedefleri hızlı tren, kanal, konut, köprü gibi mühendislik projeleri olamaz. Bunlar sanayi devriminden sonraki yüz yıllık atılım çağının fikirleriydi ve yapıldı bitti. Başta kendi bölgemizdeki sorunlar olmak üzere konuşup tartışmamız gereken öyle ciddi başlıklar var ki, malesef ne iktidar partisinin, ne de muhalefetin gündeminde bunlara ait hiç bir başlık göremedik, duyamadık…

Seçimde sürpriz bekleyen de var, beklemeyen de… Son 80 yıldır seçmen hangi şartlarda nasıl karar vermiş, o kadar net ki, yanılacağıma hiç ihtimal vermiyorum. Seçim sonucu hakkında yorum yazmak yasak olduğu için konuyu bu noktada kesiyorum ve son olarak şunu eklemek istiyorum:

Egemenliğin gerçek sahibi olan millet! Sandık ve siyasilerin kaderi, bir kez daha senin elinde! Sandıkta vereceğin karar ülkenin geleceğine damga vuracak.

Söz sende!