Geçenlerde yazdım:

“Türkiye’de hayatınız nasıl şekillenir? Ben şuna benzetiyorum:

Bir ziyafet sofrası kurmaya başlarsınız. Kaymak gibi tiril tiril bir örtü serer, üzerine gümüş takımları dizersiniz. Antika porselenden tabakları ve pırıl pırıl bardakları, kadehleri… Kuş sütüne kadar özenirsiniz. Sonra birileri gelip o bembeyaz örtünün bir ucundan tutarak ani bir hareketle alttan çeker alır. Aslında sizin masa yerinde duruyordur ama zemini kaymıştır bir kere. Piknik masasına benzemiştir.

İşte Türkiye’de hayat böyledir.”

Olup bitenleri anlamak; millî (!) felsefeye, argoya veya örneğin Bizans’a ne kadar hakim olduğunuza bağlıdır. Sizin yaşınız kadar zamandır ticaret yapan bir adam elinize yapışır ve gözlerinizin içine sertçe bakarak önce Hacı Bektaş’tan veya Yunus Emre’den bir dize okur ve gayet kendinden emin bir tonda “benim sözüm senettir” der. “Biz bunca yıldır ismimizi korumayı böyle başardık” filan der. İşi veya ödemeyi yapma saati gelince de “ben öyle demedim” der.

İşte buna hazırlıklı olacaksınız.

Ankara’dan İstanbul’a giden yoldaki dağları, ovaları izlerken yazıyorum bu satırları. Kulağımda Sezen Aksu’nun “Işık Doğudan Yükselir” albümü. Başka hangisi olacaktı ki?

“Dün dündür, bugün bugündür” diyen siyasetçiyi ayıplayan zihniyeti ciddiye alırsan millî felsefeden çakarsın! Çünkü bu millet onu tam 7 kez iktidar olarak başına seçmiştir. Sonra o iktidarda iken tam 6 kez örtü altından çekilmiştir.

İşte Türkiye budur.

Burayı ne batıdan okuyabilirsin, ne doğudan. Tam ortasından okuyacaksın arkadaşım! Göbeğinden… İçinden.. Ta kalbinden, ciğerinden!

Sen okudum derken yazmaya devam eder o… Gözünü üstünden ayırmayacaksın.

Anladım, çözdüm der, iki entelektüel çıkarım yaparsın. O çıkarımları dürüp büküp dantel yaparlar. Anladım demeyeceksin. Su (etraf) uyur demiş atalarımız.. Eşrafınla bir istişareye koyulursun ki, adamı ayakta uyutuverirler. Çünkü bizde kafa sallamak millî spordur. Bir menfaat vardır ki kafa sallanmaktadır. Sen o sporu, “beni onaylıyor” diye okursun, o kafasında seni bitirecek planı kurarken.

Aaaa! Tabi ya, bu siz değilsiniz. Kesinlikle sizin haricinizde birileri bu bahsettiğim.

Kanımızda kayıtlı bu yazı. Düşünmeden böyle yaparsınız, dürüst olun. Siz de bizdensiniz!

Her gün ne sofralar kurulur. Sofraların başında kalabalıklar bekleşir durur. Bekleştikçe de kalabalıklaşır. Kimin yemeğe oturmak için, kimin örtüyü çekmek için orada bekleştiğini asla bilemezsin. Kimi de, çorbadan sonra çekelim diye oturur ve bir güzel karnını doyurur ki, karınları doydu diye sevap kazandığını zannederken bir de bakarsın gitmiş senin örtü!

Mızıkçılık bir ortak kültürdür. Kendim için istiyorsam namerdim diyerek herşeyi kendine göre tasarlayan bir zihniyettir işte bu..

“Yersen” kültürüdür..

Marko Paşa’ya anlat kültürüdür..

Ara ki dur Marko Paşa’yı… Ben diyeyim süpermen, sen de miki fare. Bir hayal kahramanıdır Marko Paşa. Arar durursun bir ömür, bulsan anlatacaksın..

Sezen Aksu bu albümde niye “Yaktılar Halimimi” türküsünden sonra “Rakkas”ı okumuştur şimdi anlıyor musunuz?

Salla, salla, gül memeler çağlasın.. Salla, salla, yer yerinden oynasın.

Oooooh, bir sağdan bir soldan… Kıvır kardeşim, oturmaya mı geldik dünyaya.

Oyne be oynaaa!!!

Oooooh.. Çeeeeeeek!!!

Gitti örtü.. Yersen..