Avni Dergisi’nin kapısından girdiğimde, ben de benden öncekilerin (ustalarımın) büyük çoğunluğu gibi henüz 17 yaşımdaydım. Yaz tatilindeydik. Avni’nin Yeşilyurt çarşısındaki bir apartmanın teras katında yer alan ofisine girdiğimde, çok da bakımlı ve temiz olmayan ortamı beni hiç rahatsız etmemişti. Bir iç görü mü dersiniz bilmiyorum ama ben zaten Avni’nin böyle bir ortamı olması gerektiğini düşünüyordum.

Belki de çok küçük yaşlarımda, Günaydın Gazetesi’nin (Web Ofset) Cağaloğlu’ndaki ofisinde çalışan babamın, beni o gerçek mürekkep kokan binaya birçok kez götürmüş olmasından dolayı bir aşinalığım vardı. Kâğıt ve mürekkep kokusu Avni Dergisi’nin o bakımsız teras katını çok “sahici” yapıyordu. Daha ileride, Türk medyasında “plaza” dönemine geçişin en güçlü sembolü olan Hürriyet Medya Towers’ın kapısından mizah yazmak üzere 19 yaşımda girdiğimde, binada aynı kokuyu bulamayacaktım.

Avni’ye geldiğim zaman, önümde iki alanda ilerleme seçeneğim vardı: Karikatür çizmek veya mizah yazmak. Ben ilki için gayret ettiysem de, ikincisinde ilerledim. Çizmek benim için yazmak kadar keyifli olmadı. Çizgimi zamanla ilerletmeye çalıştıysam da, kendimi yazarak ifade etmek benim için hep daha rahatlatıcı oldu.

Henüz hangisinde ilerleyeceğime karar vermediğim günlerde, bir taraftan da çizgi çalışırken, bir yazı yazdım. Yazıyı evde yazmıştım. Dergiye gider gitmez, yazıişlerinin ustalarından Serhat Gürpınar’a verdim ve okumasını rica ettim.

Serhat ağabey yazıyı aldı ve okumaya başladı. Yüz hatları çok belirgin ve sert, kalın kaşlı ve iri gözlü, orta yaşlarda olmasına karşın Türk sinemasının maçoları gibi ağır bir ifadeye sahip, ketum ve karizmatik bir adamdı. Yüzünden, mutlu veya mutsuz olduğunu anlamak pek mümkün değildi.

Yazıyı okumaya devam ediyordu. O koca sert suratta ne bir memnuniyet ifadesi vardı, ne de yazarken bana oldukça komik gelen esprilere bir tebessüm. Okumaya başlarken takındığı sert ve ifadesiz görünüşünü koruyordu.

Ben o sırada masasının yanında dikiliyordum. Benim nezaket bilgime göre, ustanın yanında oturup beklemek diye bir tavır yoktu zaten. O bakarken (aynı okuldaki hocanın yanında durur gibi) durup beklemek gerekirdi. Elbette bunları bilmiyordum, fakat tahmin ediyordum. Her ne kadar, yıllar geçtikçe bu tavırlar eskimeye, hatta neredeyse tamamen ortadan kalkmaya yüz tutsa da, ben o zamanlar hata yapmaya korkuyor ve bu nedenle çokça çekingen ve efendi duruyordum.

Hayatımda ilk kez profesyonel bir iş çıkarmıştım ve bunu derginin ustalarından birine okutuyordum; benim hislerime göre, yazımı okuyanlar gülecek -ki burası bir mizah dergisiydi- ancak daha ilk okuyan adamın suratında gergin bir ciddiyetten başka tek bir mimik bile yoktu. Yazıyı takip eden gözlerinden başka, yüzünde tek bir kas bile hareket etmiş değildi yazının alt satırlarına doğru geldiğinde.

Ben meraktan ve heyecandan patlamak üzereydim. Serhat ağabeyde hiçbir belirti yoktu. Hayatımın belki de en uzun 5 dakikasıydı. Sanırım birazdan yazıyı okumayı bitirecek ve tek bir yerinde bile gülmediği için bana dönüp “sen bu yazdığına mizah mı diyorsun?” diyecekti. O sırada benim de herhangi bir kasım kıpırdamıyordu. Kaskatı bir duruşla, tam bir gerginlik içinde bekliyordum…

Yazıyı okumayı bitirdi. Bana dönerek kâğıdı uzattı ve yüzündeki ifade hiç değişmeden şöyle dedi:

“Bu yazı çok güzel olmuş, bunu dergiye koyalım!”

* * *

Aynen de öyle oldu. Yazı, Avni Dergisi’nin o haftaki sayısında benim imzamla yayımlandı ve bu benim ilk imzalı yazım oldu (1). Dergiyle aramızda bir anlaşma, sözleşme olmadığı için biraz çekinerek de olsa, ertesi hafta bir yazı daha götürdüm ve onu da yayımlayarak hem bu yola girmemi desteklemiş, hem de bana gereken cesareti vermiş oldular.

* * *

Bu ve bu olaydan sonra iş hayatımda geçen 20-küsur yılda yaşadığım olaylarda, “iyi yaptığım şeyin karşılığında kişisel takdir” beklememeyi öğrendim. İyi olan iş zaten kendini ortaya çıkarıyor. Tıpkı, ilk yazımın Avni Dergisi’nde yayımlanması gibi.

Kişisel takdirler, belki de nefsimizin beklediği bir şeker… Sırf bu sebepten belki de, ustalar derdi ki “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!”

Takdir edilmek, bir çırağın beklentisi olamaz. Takdir edilmek isteyen, çırak olamaz.

Ancak, takdir etmeyi bilmek ustanın işidir. Onun zamanını ve yöntemini usta bilir.

Bu nedenle ben diyorum ki; “takdiri bırakıp, işimize bakalım”.

———————

(1) Avni Dergisi’nde yayımlanan ilk yazımı okumak isterseniz tıklayın