– Sayın Sibel Asna’ya sonsuz şükranlarımla-

Çocukluğunuzda sizin de başınıza gelmiştir. Bayramdır veya seyrandır, aile büyüklerinden biri evinizi aramıştır ve anneniz sizi çağırıp telefonda onunla konuşmanızı istemektedir. İhtimaldir ki bunun adı her evde “filanca halan sesini duymak istiyor yavrum koş!” olmuştur.

Bu zorunlu telefon konuşmaları sırasında ne yeminler etmiştik bir daha telefonda konuşmamak üzerine kimbilir… Kimbilir; hayatımızın her anını ve her yeri gasp eden cep telefonu manyaklığı da belki bu yeminlerin üzerine bir lanet olarak inmiş olabilir.

Ben hayatımın en ilginç telefon görüşmesini 1999 yılının Mayıs ayında yapmıştım.

Beş yıllık medya sektörü deneyimimin ardından, bu sektörde çalışanlara insan gibi değil meta gibi bakıldığını gördükten sonra başka bir mesleğe yönelmem gerektiğine karar vermiştim. Tam da 24 yaşımda aldığım bence çok da yerinde olan bir karardı bu. Bugün de o kararımın ne kadar isabetli olduğunu çok net görebiliyorum. Medya, benim şimdi çalıştığım iletişim sektörünün kaç katı gelir kazandığı halde, yaşım kadar kıdemi olan çalışanlarına benim kazandığımın yarısı kadar ücret vermeyi onlara reva görebiliyor.

Şu en ilginç telefon konuşmasına geri dönecek olursak; medyadan ayrıldıktan sonra ülkemizin ilk halkla ilişkiler danışmanlığı şirketi olan A&B Tanıtım’da (kuruluşu 1974) Mart 1999 tarihinde çalışmaya başlamıştım. Çalışmak dediğim, kadrolu olsam da bana verebilecekleri bir müşteri  olmadığından bir süre oryantasyon görerek zaman geçirdim. Genç ve medya kökenli olduğum için tercih edilmiştim ve işe adım atmamdan çok kısa bir süre sonra şirket 3 yeni anlaşma yaptı. Turkcell, Osmanlı Bankası ve İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ile danışmanlık sözleşmesi imzalanmıştı. Ayağım mı uğurlu geldi bilmiyorum ama bu benim de şansım oldu bir anlamda.

Yeni ve genç olmam nedeniyle benim İTÜ ekibinde iyi hizmet vereceğime inandıkları için ilk olarak bu müşteride görev verdiler. Başlangıç olarak sadece toplantılara gidip geliyor ve not tutuyordum. Gözüm Genel Müdürümüz Sibel Asna’nın üzerindeydi. En basit haliyle, ben henüz çırak olma adayıydım, o da ustaydı. Gözümü ondan ayrımadan, nerede hangi ustalık işi gösteriyorsa ondan ders çıkarmam gerekiyordu. İzledim, izledim, bir süre sonra toplantılarda bir çaylak olarak suskun kalmamın bana bir şey kazandırmayacağını anlayarak, kendime göre riski düşük olan anlarda ve konularda aralara girerek bazı düşüncelerimi paylaşmaya başladım.

Eminim, ilk ağzımı açtığım anlarda Sibel Asna çok geriliyordu. Öyle ya, bilmiş gibi konuşup çok da saçmalayabilirdim. Oysa iyi bir risk yönetim hesabıyla hiç saçmalamadan “burada ben de varım” demek mümkündü. Ben ilk adım olarak bunu yapıyordum.

Sibel Asna ise İstanbul Teknik Üniversitesi’nin, her zaman büyük hayranlık duyduğum ve tam bir “tatlı cadı” modeli olan müthiş rektörü Prof. Dr. Gülsün Sağlamer ile iyi bir iletişim ve ilişki kurmuş, onlara temel strateji olarak neler yapmaları gerektiğini anlatmaya başlamıştı. Henüz 24 yaşımda, okuldaki bir öğrenci kadar yaşıma rağmen, iş hayatına 17 yaşımda başlamış olmanın getirdiği özgüvenle daha da büyümeye çalışıyordum. Rektör hanım, ki rektör üniversitede tam bir tanrı gibi algılanıyordu; Trabzonluydu, mimardı, öğrenciliğinden beri İTÜ’lüydü ve nihayet bir kadındı… Kadın olmanın getirdiği titizlik ve ince düşüncenin hakkını çok iyi veriyordu. Bir önemli not olarak belirteyim ki, 6 yıllık görevi süresince İTÜ’de yaklaşık 100 milyon dolarlık bir yenileme projesinin üstesinden hakkıyla gelmiş ve İTÜ tarihinin en büyük çağdaşlık projesinin mimarı olmuştur Gülsün Sağlamer.

Toplantılara git-gel döngüsü devam ederken, ofiste yapmaya başladığım iş sayısı da artıyordu. Tam bu sıralarda, henüz İTÜ ekibinde ilk ayımı tamamlamışken, bir gün santrale olağan telefon aramalarından biri geldi ancak tam da o sırada hiç de olağan olmayan bir şey oldu!

Arayan rektörlük özel kalemiydi. Gülsün Hanım görüşmek istiyordu. Tam da bizim santral, rektörü Sibel Hanım’a bağlamak üzereyken özel kalem, “Rektör Hanım Kerem Bey ile görüşmek istiyor” deyiverdi. Santral memuresi hanım şaşırdı. “Bir saniye lütfen” diyerek bu talebi Sibel Hanım’a iletti. Sibel Asna, “Telefonu Kerem’e bağlayın” dedi ve hızla yanıma geldi.

Şimdi ben masamda oturmuş halde; telefon kulağımda, telefonun diğer ucunda özel kalem bana “rektör hanım görüşecekler bağlıyoruz”diyor ve tam karşımda Sibel Asna ayakta duruyor, onun arkasında ekip koçum ve diğer koçlar ve çalışma arkadaşlarım bana bakıyor.

Telefon kulağımda, Sibel Asna’nın gözlerine bakıyorum. Gözlerini kocaman açmış, yüzünde hafif bir tebessümle ve merakla beni izliyor. Gülsün Hanım bağlandı, “Kerem Bey!” diye söze girdi ve işle ilgili bazı şeyler sordu. Ne sorduysa sakin bir biçimde bilgi verdim. Konuşmamız belki beş dakika sürdü sürmedi. Rektör Hanım teşekkür ederek telefonu kapattı. Sibel Hanım’a döndüm; gülümseyerek bana “Tamam, sen oldun artık. Bundan sonra müşteri senindir” dedi.

Odasına döndü. O andan sonra işler hep onun onayıyla ilerledi ama dediği gibi gerçekten de beni müşteride rahat ve yalnız bıraktı. Ben o telefon görüşmesinden bu yana geçen 12 yıla yakın zaman içerisinde hep böyle icra ettim bu mesleği. Ben Sibel Asna’ya uygun bir çırak mıydım bilmiyorum ama o tam bana uygun bir ustaydı. O meşhur telefon konuşmasından iki ay sonra ben “ayın elemanı” (A&B’deki adıyla Ayın Golcüsü) seçilerek ödül olarak bir altın kazandım.

Üzerinden bir yıl geçtikten sonra, Sibel Asna yaptığı bir iç ekip toplantısında arkadaşlarımıza “Kerem’in müşterisini çalıştırdığı gibi çalıştırın müşterinizi” demiş. Arkadaşlarım bahsetmişti.

Çoğu insan nasıl olduğunu anlamaz ama bizim meslekte müşterisini başarıyla çalıştıran ve buna rağmen kendi yaptığı işten de memnun bırakan bir danışman olmayı Sibel Asna’nın beni öyle itmesine borçluyum. O itince ben düşmeyi öğrendim.

Düşmeyi öğrenen, bir daha düşmekten korkmaz.