Türkiye’de hayatınız nasıl şekillenir? Ben şuna benzetiyorum:
Bir ziyafet sofrası kurmaya başlarsınız. Kaymak gibi tiril tiril bir örtü serer, üzerine gümüş takımları dizersiniz. Antika porselenden tabakları ve pırıl pırıl bardakları, kadehleri… Kuş sütüne kadar özenirsiniz. Sonra birileri gelip o bembeyaz örtünün bir ucundan tutarak ani bir hareketle alttan çeker alır. Aslında sizin masa yerinde duruyordur ama zemini kaymıştır bir kere. Piknik masasına benzemiştir.
İşte Türkiye’de hayat böyledir.
Burada ayakta durabilmek için seçimlerinizi dikkatli yapmanız ve mümkünse tek bir şıkka hamle yapmamanız gerekir. Planlarınızı tek bir şık veya tek bir senaryo üzerine yaparsanız kaybetmeye mahkumsunuz demektir. Oysa size daha ilk yaşlarınızdan itibaren “doğru şıkkı bulmak” diye bir kavram öğretilir. Bu sayede, diğer şıkların da yanlış olduğunu düşünmeniz sağlanır. Biliyorum dediğiniz şeyler hep bu şekilde oluşmuş bilgi molozlarıdır.
Bu tür yaşayanlar için “gidilmesi gereken okullar” vardır. Çalışılması gereken “şirketler” vardır. Görev alınması gereken “makamlar” veya “pozisyonlar” vardır. Bulunulması gereken “ortamlar” veya “cemiyetler” vardır. Okunması gereken “kitaplar” ve izlenmesi gereken “filmler” vardır. Çünkü ancak o şıkların içini taşırmadan doldurursa kendisinin veya yaptıklarının kabul göreceğini zanneder.
Sınavlara hazırlanırlar. Sınavlar hayatlarının en kritik olayıdır.
Derken o hain, “beyaz örtü çekicisi” gelir.. Zemin kayar. Film kopar.
Arkası müthiş bir boşluktur. Çünkü bunca zamandır zaten bir boşluk inşa etmekte olduğunu kişi kendisi kabullenmemiştir. Gider kendine yeni bir beyaz örtü alır.
Farklı bir okuma yapmalısınız. Altımdan örtüyü çekerler mi korkusu (Freud’un ruhuna fatiha) “zeki varlıklar” olduğumuz için bir süre sonra öyle savunmalarla örtülüyor ki, yerine gelen “zekâ” ve “güç” önermelerinin esas nedeninin korku, hazırlıksızlık ve yetersizlik olduğunu unutup zeki ve güçlü olduğumuza inanmaya başlıyoruz.
Bir hümanist olarak iddia ediyorum ki, zekâ ve güç kesinlikle zayıflık belirtisidir.
Ben bu ikisinde de iddialı olmaktan çok korkarım.
Adil olmayı önemserim. Vizyoner olmayı önemserim. Adaleti eşitlik zannedenlerle ve vizyoner olmayı fikir sahibi olmakla karıştıranlarla asla anlaşamam. Anlaşmak da imkansız. Rusça konuşan biri ile İngilizce konuşan biri ne kadar anlaşırsa, bu iki tip de o kadar anlaşır. Alfabesi bile farklı olan iki dildir bunlar.
Vizyonerin adaleti, işleri iyice zorlaştıran bir sistemdir. Adaletinden memnun kalınması, aynı vizyon tabanında buluşulmadığı için mümkün değildir. Onun adaleti herkese saçmalık gibi gelecektir. Bir boksörün boks maçı izlerken “iyi yumruktu” demesi ile bir ev kadınının boks maçı görünce “ay vahşet bu” demesi arasındaki fark gibidir. Aynı şeyi görmedikleri için beklentileri ve tepkileri farklı olacaktır. Şems ve Mevlana’nın aşk dediği şeyi genelde kirli bir dürtü zannetmemiz gibi. Çünkü aşk kavramının canına okunalı yüzyıllar olmuş, aşk başka bir şey zannedilir hale gelmiş, aşkın, Şems’in ve Mevlana’nın altından örtü çekilmiş.
Son üniversite sınavında yaşanan “şifre krizine” bakıp da milyonlarca insanın “kim çekti lan örtüyü” diye sorduğunu görünce, yine hayıflandım.
Tek doğru şık o değil ki be çocuklar.. Bir yanlışın tüm doğruları götürdüğü bu zalim hayatı size yaratan büyükleriniz utansın diyeceğim ama malesef gurur duyuyorlar adına medeniyet dedikleri bu sistemle..
Üzgünüm. Diğer şıklara bir bakın siz yine de..