Bundan birkaç yıl önce, Avrupa’da ırkçılığın yeniden yükselmeye başlamasının göstergelerinden biri olarak; Barcelona takımında forma giyen Fildişi Sahilleri vatandaşı Afrikalı futbolcu Samuel Eto’o sahaya çıktığında tribünler “maymun” taklidi yapmaya başladılar.
Bu olay bir salgın gibi çıktığı her maçta tekrar etmeye başladı. Eto’o topu her ayağında aldığında seyirciler maymun taklidi yapma işini ilerlettiler. Eto’o gerekirse maçlara çıkmayacağını belirtti.
Dünyada futbolun yöneticisi olan FIFA ve futbolun Avrupalı patronu UEFA, yükselen ırkçılığa karşı çok uzun zamandır kampanyalar yürütüyorlar ve çok ağır cezalar uyguluyorlar. Belki gördünüz, uluslararası turnuvalarda saha kenarındaki reklam panolarının üzerinde ve ulusal takımların formalarının kollarında yer alan “Respect” (Saygı duymak) logosu, farklılıklara ve çeşitliliğe herkesin saygı duyması gerektiğini ifade eden kampanyanın sembolü olarak yer alıyor.
Sadece Eto’o ile sınırlı olmayan ırkçı yaklaşımlar, ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, temelde Afrika kökenlileri veya yabancı olan herkesi hedef aldığı için genellikle FIFA ve UEFA’nın da ilgi alanından çıkarak, Avrupalı parlamentoların ve hükümetlerin gündeminde de geliyor. Çünkü o kadar hızlı yayılıyor ve o kadar ağır bir dışlayıcı tavır ortaya konuyor ki, UEFA gibi kurumlardan tek başlarına çözüm beklemek haksızlık olur.
Avrupa halen devam eden ve maçların dışında sokaklarda da süren ırkçı olaylara karşı çözüm aramaya devam ediyor.
Bizim ülkemizde, Avrupa’da olduğu kadar abartılmış bir ırkçılık yok. En azından istatistikler ve bu konuda yayınlanan raporlar böyle gösteriyor. Ancak maalesef geçen hafta sonunda oynanan Bursaspor ile Diyarbakırspor’un karşı karşıya geldiği maçta yaşanan olaylar oldukça çirkin ve üzücüydü. Herşey bir yana; Diyarbakırspor taraftarlarının “PKK’lı” olduğunu ima eden herhangi bir söz ve tezahürat son derece rencide edici ve her türlü terörden daha yıkıcı ve bölücü.
Bizde ırkçılık yok derken; belki de ırkçılığa konu olan toplumsal olayların ve gösterilerin sayısı az olabilir fakat bu yine de hayatımızda bazı kavramlara ne kadar ırkçı yaklaşıyor olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Daha teorisi ve içeriği bile belli olmayan ama ilk ortaya çıktığı günlerde adına “Kürt açılımı” denen konu da bunun bir örneği. Daha içeriğini ve açılımın ne olduğunu bile bilmeden herkes adının içinde “Kürt” geçmesine itiraz etti. Bir açılımın adına “Kürt” denmesi de, en az açılımın ne olduğunu bilmeden adında “Kürt” geçiyor diye ona itiraz edenlerinki kadar ayrımcı. Demek icraatın kendisi de, onun anti-tezi de ayrımcı ve ırkçı olabiliyor.
Eto’o gibi Afrika kökenli sporcular ülkemize geldiği zaman bir sorun yaşamıyorlar. Yine de bu, Diyarbakırspor taraftarlarına yönelik söylemin şiddetini ve haksızlığını azaltmıyor. Bu durum Bursa’daki maçta gündeme geldi diye sadece Bursaspor taraftarlarını suçlamak da yanlış olur. Daha önce başka maçlarda da benzer tezahüratlar yapılmıştı.
Yargısız infaz her yerde
Bizim insanlarımızın bilip bilmeden “genelleme” yapma hastalığı ciddi bir sorun. Açıkça herkes, her yerde yargısız infaz yapıyor. Sadece o ilin takımını tutanlara “PKK” göndermesi yapmakla sınırlı değil bu hastalık. Birlikte yaşadığımız insanlar, trafikte karşılaştığımız insanlar, ailemizde ve yakın çevremizdeki insanlara yönelik ne kadar çok “yakıştırma” yaptığınızı (yapıldığını) bir düşünün… Kendimizi hariç tutarak başkalarını, “salak, aptal, gerizekâlı, manyak, öküz” veya hafif kadın türevlerinden sıfatlar ile kafası karışık erkek kökenli insanlar kategorisine sokmak için hiç acımıyoruz.
Oysa benim, başka bir erkek için “.bne” diyen bir erkeğe sorasım geliyor “daha önce ne zaman yattınız” diye? Çünkü en azından kendisi deneyimlemediyse bile bir yakını denemiş olmalı ki, bu kadar emin konuşuyor! Tıpkı bir hemcinsinin “.spu” olduğunu iddia eden kadınlar gibi…
Sözün özü; en basitinden en ağırına kadar “yargısız infazlar” yapmak veya kendini özel bir tip başkalarını ise başka bir tip olarak görme (zannetme) hastalığı kabaca “ırkçılık” gibi gözükse de, aslında adi bir “kendini yüceltme” hastalığıdır. Kendini yücelterek başkalarını alçak görmek, en hafif haliyle gaflettir.
İnsan olmanın yolu; herkesin ve herşeyin özünde bir ve tek olanı, yani temelde birbiriyle “aynı” olanı fark edebilmekten geçer.
Başbakan’ın da sık sık hatırlattığı, “yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü” anlayışı bana uymuyor. Yaratan emretti diye beni sevecek biri beni asla gerçekten tanıyamaz. Bence, yaratılanı sevmenin yolu Yaratan’dan değil, yaratılanlarla kendi aranda bir fark görmemekten geçer.
Yaratılanı sevmek, yaratılanla bir olmakla mümkündür.
Kendini yüceltmeyen, her şeyi sever.