Bir süre önce Beşiktaş’ın şampiyonluğunu kutladığı gün üzerinde Beşiktaş forması olan bir genci Bağdat Caddesi’nde dövdüler.
Bunu okudunuz mu gazetelerde? Eminim bir-iki meraklısı hariç kimse duymamıştır.
Ayşe Arman da mini giyip Fatih’te yürümüş, onu o haliyle görenler neredeyse dövecek gibi olmuşlar. Peki, döven var mı? Yok. Ama haftalardır herkes bu olayı konuşuyor. Yani her nasılsa dayak yiyen değil de, yiyecekmiş gibi olan daha büyük bir haber oluyor.
Aradaki fark Türkiye’nin neden bugünlere geldiğini gösteriyor. İki olay arasında ciddi farklar var: Öncelikle Ayşe Arman’ın etekle Fatih’te dolaşması normal bir iş değil. Pek sık rastlayacağınız bir durum değil yani. Arman da haber yazısında bunu yapmaya o kadar da istekli olmadığı halde gözünü kararttığını anlattı. Özetle, orada olanlar “kurmaca” bir plandan ibaret.
Oysa Bağdat Caddesi’ndeki genç sevdiği takımın şampiyonluğunu kutlamak için orada ve orası da öyle dar, kapalı bir yer de değil. Alenen, Türkiye’nin en uzun ve en geniş iki-üç caddesinden biri… Kozmopolit bir muhit üstelik… Buna rağmen dayak “gerçek”…
Haber değeri daha düşük olan (kurmaca iş) sürmanşette, esas dayak satır aralarında.
Terörün her türlüsünü kınayacağız diyoruz ama lâfta… İş gerçekten bir şey “yapmaya” gelince kimsenin kılı kıpırdamıyor. Ayşe Arman tanınmış bir isim olduğu için “kurmaca” mini etek denemesi sürmanşet oldu. Türban takıp Nişantaşı’nda gezmesi de…
Oysa Bağdat Caddesi’nde dayak yiyen genç ertesi gün sürmanşet olsa, hem düşünce hayatımız, hem sokaktaki hayatımız değişmeye başlayacak.
Bu kadar ileri düzeyde tahammülsüz, farklılıklara saygı duymayan, dar ve kafatasçı bir zihniyet nasıl oluyor da tüm dünyaya “hümanizmin” en güzel anlatımlarını yaymış bir toplumun damarlarına girebiliyor. Bencilliğin, egoizmin en üst mertebelerinde geziyor insan suretindekiler… Ve bunlar ufak bir kesim filan değil, herkes farklı şekillerde ve tonlarda katkıda bulunuyor…
Kamplaşıyoruz. Yine ortalık inanan-inanmayan, kapanan-kapanmayan, açılan-açılmayan, Fenerli olan-olmayan, Cim-Bomlu olan-olmayan, Beşiktaşlı olan-olmayan filan, artık ne ararsanız herkesin kendine göre bir ayrımı var ve bu ayrımlar kafada başlayıp eylemle bitiyor. Kimine göre dayakla son buluyor, kimine göre cinayetle. En masumuna göre ise daha hafif saldırılarla; laf koyma, hakaret etme, küfür etme gibi…
Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim, insanlar temelde iki ayrı özellikle bölünmüş ve bu bölünmeyi yaratan da insanın fiziki nitelikleri değil, “yaptıklarının” sonuçlarıdır:
“Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”
“Görenle görmeyen bir olur mu?
Burada “bilen” derken “okul mezunları” kastedilmiyor. Görmeyen derken de körler…
İnsan suretinde yaratılmış olan, düşünmeyi öğrendikçe “insan” olur. Ancak gerçek akıl ve vicdan sahibi olduktan sonra insan olma yolunda ilerleyebilirsiniz. İşte insanlar; her geçen gün bu tür bir yolda ilerlemek yerine, kendileri için yol denilen mesafeyi sadece işe veya evlerine giderken kat ettikleri mesafe olarak algıladıklarından, çok kilometre gitseler de aslında insanlıkta bir adım bile ilerlemiş olmuyorlar.
Düşünmek soyut zannedilir. Düşünmek somuttur. En basit haliyle, araba kullanırken evde kendini bekleyen sevenleri olduğunu “düşünebilecek” kadar aklı olan bir insan, yollarda bugün gördüğünüz trafik terörünü yapabilir mi? Kendinin ve başkalarının hayatını hiçe sayarak, sırf arabasıyla artistik yapacak diye bir katil adayı olarak gezebilir mi?
Ya o gün Beşiktaş’ın şampiyonluğu kutlanırken o genci döven, kendi tuttuğu takım şampiyon olduğu gün neler hissettiğini hiç mi düşünemez?
Yaratan insanlara akıl vermiştir. Oysa insanlar onu kullanmazlar.
Birden aklına (!) düşüverir; “haydi minileri giyip Fatih’e çıkalım!”
Çıkar tüm topluma bunu konuştururlar. İyi bir haber yazısıydı, takdir etmek gerekir.
Ama toplum bu bilgiyle ne yapacak? Toplum bu bölünmüşlüğü bir kez daha gördü. İyice inanır hale geldi ne kadar bölünmüş olduğumuza… E-ee sonra? “So what?” der ya hani İngilizler… Ne yapalım peki?
İşte artık böyle bir dünyadayız. Arkadaşlık, dostluk, birlik ve beraberlik gibi kavramlar sizlere ömür… Size kendinizi iyi hissettirecek bir kanka bulun yeter şu hayatta… Maksat zaman geçsin, gün dolsun…
İnsan olmaya çalışmadıktan sonra yapılacak başka ne iş var ki?