12 Ocak 2007 akşamı Viyana’nın merkezinde ünlü opera binası Staatsoper’in merdivenlerinden adeta süzülerek üst balkonlara doğru çıkarken, hayatımda çok uzun zamandır hiç hissetmediğim büyük bir heyecanla doluydum. Viyana’ya daha sabah gelmiştim ve en çok görmek istediğim şehirlerden birinde, onun en çok görmek istediğim mekânına adımımı atmıştım!

Birazdan Viyana’da “Cosi Fan Tutte” operasını izleyeceğim. Üstelik Mozart’ı kendi memleketi Viyana’da dinleyeceğim!

Salonda biz turistlerin dışında herkes büyük oğlanın düğününe gelmiş gibi. Herkes nasıl şık… Salon son derece güzel… Sanki Avrupa’da bir opera salonunda değil de, Oscar ödül töreni için Los Angeles’tayım.

Salon karardı. Orkestra şefi sahneye geldi. Alkışlar bitti ve ses kesildi. Oyun uvertürle başladı.

Sahnenin önündeki orkestra çukurunda kemanlar, viyolonseller, kontrbaslar, flütler, obualar konuşmaya başladı. Biz de susup dinlemeye…

Anlatıyorlar. Yayların her bir geliş gidişlerinde kanımızın akışı ve duygularımız da sanki onunla birlikte gidip geliyor. Sevgililer aşkı, ayrılığı, beklentilerini, hislerini, korkularını anlatıyor sahnede. Oyunun bilgesi Don Alfonso ise dönen hesapları… Onlar anlatıyor, biz dinliyoruz. Bir yandan operayı izliyorum, bir yandan oyunu, bir yandan kulağım o harika müzikte ve kendime sürekli soruyorum, en son ne zaman bu kadar uzun süre “dinledim” diye.

Toplum içinde bireylerin doğru davranış hukukunu belirleyen “adabımuaşeret” diye bir kavram vardı. Bu ne zaman kalktı bilmiyorum; acaba Dallas dizisinden sonra mı, yoksa internetten sonra mı emin değilim. Yalnız cep telefonu geldiğinde çoktan kalkmıştı ona eminim. İşte muaşeretin toplumsal bir uzlaşmaya dayalı belli bir hukuk içinde ilerlediği günlerde, biri konuşurken diğeri dinlerdi. Konuşanın üzerine konuşmak diye bir davranış “görgüsüzlük” ya da “hödüklük” kabul edilirdi.

Bu tip insanlar, “cahil” yani “toplum adabından” haberi olmayan insanlar olarak görülürdü. İnsanlar önce dinlememeyi öğrendi, sonra dinliyor görünüp üzerine konuşmayı, nihayet hiç dinlemeye tahammülü kalmadı ve hasbihâl (söyleşi) bitti.

Söyleşi, fiilden de anlaşıldığı gibi karşılıklı olarak söylemekten geliyor. Yani bir ben söyleyeceğim beni takip ederek bir de karşımdaki bir şey söyleyecek. Dinlemek, karşımda “biri” olduğunu ve onun zatına da saygı duyduğumu gösteren bir jesttir aynı zamanda. Böylece hem karşınızdakini dinler, hem de ona hitaben bir kelâm ederseniz orada sadece bir söyleşi olmaz, bir konu ilerler. Eğer söyleşenler, bir de “düşünenler” ise işte orada bir “düşünce” ilerler!

Açıkçası; bir yayı kemanın tellerine sürteceksiniz, onun kasasından yankılanan sesler kulağıma çarpacak, ben onu bestecinin yazdığı sıra ve anlam dizisi içinde duyarken anlamlandıracağım ve bunu da diyelim ki bir operada olduğu gibi 3 saat dinleyeceğim. Bugünkü insan topluluğunun, hem dinleme yetisini kaybetmiş olması, hem de izlenen ve duyulan şeylerin de hızlı tüketilme alışkanlığına esir düşmüş olmasının doğal bir sonucu olarak artık klasik müziğe ve operalara kimsenin tahammül edemediğini düşünüyorum. Televizyonda her yirmi saniyede bir sahne (plan) değişmezse izleyicinin dikkati dağılıyor, konuşma yapılacaksa on dakikadan kısa sürmeli yoksa insanların dikkati dağılıyor, sözü toparlayalım efendim yönetmenimiz işaret ediyor filan derken bir de bakıyorsunuz ki konuşan konuşamıyor, dinleyen dinlemiyor…

Gürültü konuşup, gürültü duyuyor insanlar

Hani tartışma programlarında diyorlar ya, “iki dakikamız var kısaca alalım görüşlerinizi”… O iki dakikası kalmış zavallı da diyor ki “ben bu kadar sürede nasıl izah edeyim?”

Ben diyorum ki; “bana öyle bir kulak verin ki, ona evreni bir kelimeyle anlatayım…”

Kimi de, kulağının dibinde evrenin sırrını bağırsan duymuyor işte kardeşim, zorla değil ya…

İnsanlar artık dinlemeden konuştukları için sadece “gürültü” yapıyorlar.

Dinlemedikleri için de salt kulaklarına çarpan gürültüden kendi çıkarabildikleri anlamlar kadar biliyorlar dünyada veya etraflarında olup bitenleri… Dedikodu kanallarına hâkim olan zatlar her duyduğunu gerçek zannederken, ben olacakları doğru tahmin etmiş olmakla övündüğüm zaman insanlar anlamıyorlar tabi nasıl bunu bilebilmiş olacağıma… Haydi, sırrını da vereyim:

Sesleri, melodiden de, gürültüden de ayırmayı bileceksin. Melodi büyüler, gürültü gerçeği gizler. Çok konuşmak yerine dinleyeceksin. Herkes görünene bakarken, sen tamamını göreceksin. Bildiğini zannetmekten uzaklaşıp, bilgiyi elde edeceksin!

Susan daha çok şeye sahiptir. Sen bildiğini iyi bileceksin, senin bildiğini bilmeseler de.

* * *

Cosi Fan Tutte büyük alkışlarla bitti. Viyana sokaklarına döndüm. Sessiz, dingin, olgun…

Dünyanın en mutlu insanı benim.