Ben bu döneme bayılıyorum: Eğitim yılı başlıyor! Okullar açılıyor. Bizde genç nüfus kalabalık; her yıl 1,5 milyon yeni öğrenci sisteme dâhil oluyor ve toplamda okumaya devam edenlerin sayısı ise 16 milyon…
Bu sayı, her birinin nüfusu 10 milyon olan AB üyesi Yunanistan, Portekiz, Belçika, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nden fazla, Hollanda’ya ise eşit. Nüfusları 10 milyonun altında olan Avusturya, İsveç, Danimarka ve Finlandiya gibi AB üyelerini de sayarsak, sadece okula giden nüfusuyla bile Türkiye’nin eğitimde AB ortalamalarını yakalaması oldukça zor. Bu da özel okulların ülkemizde gelişmeye ne kadar açık bir alan olduğunu ortaya koyuyor. Görülüyor ki; Türkiye zenginleştikçe özel eğitim veren kuruluşların da pazarı aynı oranda büyüyecek.
Benim üzerinde durmak istediğim konu elbette bu değil. Ben okul öncesinde (1 yıl) anaokulunda eğitim görmüş ve okula gitmeden okuma-yazma öğrenmiş şanslı insanlardan biri olduğum için, bana okulların açılması sadece sıkıcı, kasvetli, kapalı ve boğucu günlerin başlaması anlamına geliyor. Biliyorum, okulu herkes sevmez. Herkes sıkıcı bulur. Ben, eğitimi seven ama okulu hiç sevmeyen biri olarak biraz ayrılıyorum öyle düşünenlerden.
Moda İlkokulu gibi tarihi bir yerde okudum. O zamanlar binası güzeldi. Sonra İstek Vakfı Belde Lisesi’nde okudum. Okulun mimarisi tarihi Bodrum yapılarından esinlenerek yapılmıştı. Yeri ise İstanbul’un o zaman en güzel tepelerinden biri Nakkaştepe’deydi. Baharları ayrı güzel yaşardık, kışların manzarası ise ayrı güzel olurdu. Etrafımızı kuşatmış ağaçların üzerinde karlar, mis gibi temiz bir hava, kocaman bahçesi. Gel de bu okulu sevme!
Sevmezdim ben. Binasını sevsem de, öğretmenlerimi sevsem de, arkadaşlarımı sevsem de, yeni bir şeyler öğrenmeyi çok sevsem de (ki öyleydim) yine de okulu hiç sevemedim. Aslında yıllar ilerledikçe kendimde şunu fark ettim ki, ben şartlı dayatmaları sevmiyorum. Hani şu; “okula git de adam ol” var ya, işte benim çok gitmeyesim geliyor bunu duyduğum zaman… Okula ortaokul 2. sınıfta sadece 1 gün devamsızlık yapmış (zannedersiniz okul babamın) biri olarak söylüyorum bunu. Yetmez, hayatında hiç okul kırmamış biri olarak söylüyorum.
Okul kırmak faydalı olsaydı kesinlikle ilk kıranlardan biri ben olurdum. Okula gelip de, (kırıp) aslında okula gelmemiş olmak gibi bir salaklık bana her zaman saçma geldi. Çevremden duyarım, “anne ben bugün okulu kırıcam” diyerek evden arkadaşlarıyla buluşmaya çıkan çocukları çok severim, onlardan adam olur. Oysa okula kadar gelip de, oradan okulu kırandan korkarım.
Okul meselesinde nefret ettiğim bir diğer şartlı dayatma ise “sınavdan geçer not al dersten geç” konusudur. Ben dersi derste dinlerim, çünkü yeni birşeyler öğrenmeyi severim. Üniversiteden mezun olana kadar okumadığım kitabı, mezun olduktan bu yana okudum. Çünkü artık dersten geçmek için değil, kendim öğrenmek için okuyorum. Hiçbir dayatma yok. Öğrenmek istediğim şeylere ilişkin kitaplardan alıyorum ve okuyorum. Okulda her yıl ikmale bırakıyorlardı, şimdi ise “entelektüel herif” diyorlar. Ben de gülüyorum…
Lise 2’de, (matematik branşı öğrencisiydim) matematik dersini veren Hülya Tarsus hocam -ki kendisi süper ders anlatırdı- bir dersi ilk kez verirken konuyu iyice anlatır sonra da tahtaya bir soru yazardı. Tebeşiri tahtanın önüne bırakır ve sınıfa dönüp “ilk kim?” diye sorar, kalkıp ilk çözene de sözlü notu verirdi. İşte ben o soruları tüm o takdir ve teşekkür müptelalarından önce çözer ve tahtaya fırlayarak sözlü notunu kazanırdım. Lise 2 boyunca bu şekilde aldığım 5’ten fazla sözlü notum olduğunu hatırlıyorum. Sonrasında düzenli çalışmadığım için, maalesef yazılı sınavlardan düzenli olarak çakardım.
Okulları bitireli yıllar oldu ama görüyorum ki benzer dayatmalar iş hayatında da var ve işte ben buna çok üzülüyorum. Haydi okulda çocuktuk, tecrübesizdik, ailemizden okula emanettik filan… Ben güven üzerinde inşa edilmeyen ve en başta kendine güveni olmayan sistemlere de hiç saygı duymuyorum. Bu sistemler herkesi sabah aynı saatte bir yere toplar ve herkesi aynı şekilde görmek isterler. Endüstrileşmiştir eğitiminden üretimine, özgüveninden muhabbetine…
Bin yıllık “özgüven” olmuş “prezantabl” olmak. Bin yıllık “insaniyet” olmuş “ekip çalışması”. Bin yıllık “kölelik” olmuş “esnek çalışma saatleri”… Sen de bu yeni literatüre harfiyen uyarsan ne oluyor bin yıllık “tekâmül”: Terfi.
Öyle olmuyor tabi… İnsan üzerine sistemleri, önce insandan ayırıp, insanı sözüm ona sistemde tutmak adına insana dayatırsanız oradan başarıyla çıkan insana da siz insan mı diyeceksiniz?
Sistemde ilerlemek şartlı olduktan sonra, siz varın insan demeye devam edin. Ne zaman ki şu insan içinden kendisi hissederek içine doğanı değil de, yapması gerekeni görerek “yapmalıyım” derse insan işte o zaman insan olur.
Bir buçuk milyon daha okula başlarken güzel bir mesaj olmadı belki ama…
Eğitime inananlar için yazayım dedim… Bence iyi oldu.