Demiyorum ki son 5 yılda… Sadece son bir yılda neler denmedi ki. Hatırlayalım:
Erdoğan “Putinleşmeye” çalışıyor… Tıpkı hocası Erbakan… Son Padişah! Ülkeyi İran’a çevirdiler. Malezya gibi olacağız. Arabistan’a döndük!
Erdoğan: “En yakın dostum Berlusconi”… “ABD müttefikimizdir!”…
Bu arada “hepimiz Ermeniyiz!”
Bir de bunlara hemen her gün halk arasındaki sohbetlerde ve medyada tekrarlanan “Bu millet adam olmaz kardeşim!” klişesini de eklersek…
Biz kimiz diye sorduğunuz oluyor mu hiç kendi kendinize?
“Ne mutlu bizbizeyiz” diyen var mı peki?
Yahu biz nasıl kimliksizleşiyoruz böyle? Kim kime benziyor, kim kime dost, kime yakın? Bu nasıl bir toplum ki kendi olmak dışında her şeye benzemek ister ve bu kadar da kendine uzak olur…
Günlük yaşamdaki gayri samimi tutumlar da bundan kaynaklanıyor, ilginçtir bizim insanlarımız kendi insanına güvenmiyor. Güvensizlik, maalesef ilişkilerin temelini dinamitleyen kötü huylu bir kültür olarak yerleşmiş toplum yaşamımıza. Kayserilidir, güvenilmez. İzmirlidir güvenilmez. İstanbulluya hiç güvenilmez. Fenerlidir güvenilmez. Cim-Bomludur güvenilmez.
Uyanık adamdır güvenilmez. Hinoğlu hindir güvenilmez. Babası eski tüfeklerdendir güvenilmez. İşinden çok para götürdü (Türkler için para kazanmak sanki ayıptır) diye güvenilmez. Ah o ne çakaldır ona güven olmaz filan derken bir de bakıyorsunuz ki, aramızda bir tane bile “birbirimize güvenmek” üzerine söylenmiş söz yok!
Ana-baba evladını karşısına çeker “biz sana çok güveniyoruz” der, sonra da gizlice izler. Müdür dediğin “sizlere güveniyoruz arkadaşlar” diye nutuk attıktan sonra korkarak geri çekilir “acaba hangisi şimdi benim yerime göz dikecek” diye… Patronlar desen, altında maaşla çalıştırdığı ve herşeyin sorumluluğunu verdiğini belirttiği profesyonellere güvendiği (!) için olsa gerek, hiçbiri emekli olamaz. Kendi oğlunu işin başına koyar, 90 yaşında yine ofise gelir oturur!
Birbirine bu kadar güvenmeyen, ancak başka kimliklerde kendine yakınlıklar bulan bir kimlik yapısı da bana çok ilginç geliyor. Oysa işin bu “birbirimize güvenmeme” tarafı olmasa, çok güzel bir özellik sahibi olacağız “kendini yabancıyla bir görmek” noktasında. Ne kadar kardeşçe ve ne kadar barışçı, ne kadar insanca…
Bizdeki bu kafa karışıklığı siyasi gelişmelerle ilgili yorumlara da etki ediyor. Bir türlü karar veremiyoruz; acaba ülke olarak “gelişiyor muyuz” yoksa “geri mi gidiyoruz”? Bir de bakarsınız dünyada ilk kez biz “gerileyerek gelişmişiz.”
Bizim milletin yorumlarına bakılırsa Başbakan bir cemaatçi oluyor, bir diktatör. Bir zarif ve şık, bir kaba! Bir modern oluyor, bir gerici. Bunun bir de “modern-gerici” versiyonu var ki bu tam evlere şenlik. Ne olduğu hiç belli değil! Eminim Başbakan da dâhil çoğu ünlü isim kendi hakkında bu tür bir “tanımlamanın” yer aldığı bir eleştiri okuduğunda iltifat mı, hakaret mi anlamıyordur.
Demokratik açılım bir “biz” politikası mıdır?
Biz neyiz biliyorduk. Çok da iyi biliyorduk. Sonra birileri ısrarla ne olduğumuz konusunda kafa karıştırmaya başladı. Belki önce sadece küçük bir kesimin kafası karışıyor ama sonra giderek artıyor.
Demokratik açılımın niyeti bile buraya kadar anlattığımız açıdan bakıldığı zaman güzel. Oysa ben bir Başbakan hatırlıyorum, şu söylemi çok sık kullanır ve bu söylemle iktidara gelirdi:
“Benim işçim, benim memurum, benim köylüm, benim kentlim…”
Şimdi bu söylem ilginç bir şekilde ortadan kalktı. Bunun yerine şu geldi:
“Türk, Kürt, Çerkez, Lâz, Rum, Ermeni…”
Hangisi birleştiriyor, hangisi ayırıyor kararı siz verin.
Ben düşünüyorum; o muyuz, bu muyuz, biz neyiz?