Dedem sporcuydu, rahmetli… Bir dönemin insanları onu Ateş Hoca olarak tanırlar. Beden Eğitimi öğretmenliği yaptığı yıllar boyunca, denizi olmayan Sıvas’ın yüzme takımını finallerde Türkiye şampiyonu yapmış. Saint Joseph Erkek Lisesi basketbol ve voleybol takımlarıyla Türkiye ve Avrupa birincilikleri kazanmış. Ankaragücü A takımında kalecilik yapmış. Daha sonra futbol hakemliğinde ve bunun yanında 6 ayrı branşta daha uluslararası hakem kokartı sahibiydi. Modalı olduğu için Fenerbahçe sempatizanıydı ama maça gitmezdi. Saha komiserliği yaptığı için milli maçlar dahil hemen her önemli maçta dedemi saha kenarında görürdük.
Altı torunundan biriyim ve aramızda tek bir Fenerbahçeli yok. Dedem işte böyle bir sportmendi. Beğendiği takımı kimseye empoze etmez, tarafsızlığını hiç bozmazdı. Ben Beşiktaşlıyım. Evdeki çekmecemde en azından 7 adet Beşiktaş forması var. Bir de, sırtında “Ateş” yazan, 1 numaralı bir çubuklu Fenerbahçe formam… Orijinal almıştım Fenerium’dan. Arada bir giyerim. Çünkü benim için Fenerbahçe sadece bir rakip değil, ülkemin en önemli ve en değerli markalarından biridir. Benim dedemden ilk öğrendiğim şey, rakibine saygı duymaktır. Beni yanına çeker, rakibimi maçtan önce ve maçtan hemen sonra mutlaka elini sıkarak tebrik etmem gerektiğini anlatırdı. Okul yıllarımda her sınıf ve okul müsabakasında bunu uyguladım. Futbol maçlarında kaptanlık yapardım ve orada da hep buna uydum. Kazanmak adına çok hırslı bir yapım olduğu halde centilmenlikten hiçbir zaman taviz vermedim. Belki de bu yapım nedeniyle, beni ilk kez tanıyan herkes tuttuğum takımı tahmin etmeye çalışırken hemen “Beşiktaşlısın değil mi” der. Nereden böyle bir izlenime kapıldıklarını sorduğumda da, “tavrından belli” derler.
Bu güzel bir şey. Beşiktaş tribünleri Beşiktaş’ı iyi oynayarak yenen takımları alkışlar. Bundan haz duyarım. Çamura yatanları ise siyah-beyazlı formayı bile giyiyorsa sevmeyiz. Fenerbahçe maçında gol atan Trabzonsporlu Burak Yılmaz bizim takımdan “kendini sürekli yere attığı” için taraftar tarafından ıslıklanarak gönderilmişti. Beşiktaşlılar, kendini yere atan, bir hesap peşinde olan oyuncuları sevmez. Ayakta kalana saygı duyar… Bunları severim!
Fenerbahçe’nin Trabzonspor maçında şampiyonluğu kaybetmesini çok istiyordum. Çünkü Aziz Yıldırım ve onun yönetimleri, Türkiye’de Fenerbahçe’ye duyulan saygıyı yok ettiler. Bu güzide armanın değerini salt borsa değeri olarak gördüler ve koca markayı bir meta haline dönüştürdüler. Söylemleri ve eylemleriyle saha dışında oynanan bir oyun halinde getirdiler güzelim futbolu. Bu gibi bir dolu icraatın sonunda Fenerbahçe’nin Fenerbahçeliden başka dostu kalmadı. Medyada da her yere kendi adamlarını getirterek orada da masal ve dezenformasyona devam ettiler.
Son olarak, daha birkaç yıl önce Denizli’deki olay yaşanmışken (ki futbolda olabilir, normaldir) son haftada camiayı sabırlı olmaya davet etmek yerine sürekli şampiyonluk gazı verdiler. Herhalde forma ve bilet satışlarından elde edecekleri geliri düşünmüşlerdi. Medya da buna destek olacak manşetleri atmaya başlamıştı. Önce “şampi” olmuştu, şimdi de şampiyon olacaktı Fenerbahçe. Onlar da tiraj ve ilan kazanacaklardı bu haberlerle… Yine herkes Fenerbahçe sayesinde rantının peşindeydi ama taraftarın, renklere gerçekten gönül verenlerin duygularını hesaba katan yoktu.
Geçen haftalarda rakibiyle alay etmek için saygısızca topu kaba etiyle istop eden Volkan’a, tüm sezon boyunca rakiplerinin gırtlağına yapışan ve nefret dolu gözlerle kin saçan Emre’nin maçtan sonra bayılmış olmasına, İspanya’dan kral olarak gelip burada rezil olan Güiza’ya hiç üzülmedim. Taraftara üzüldüm. Onların yerinde olmak istemezdim. Bu onlara oynanmış çok pahalı bir oyundu…
Gökhan Gönül’e çok üzüldüm. Bu kadar temiz ve bu kadar iyi bir topçunun o muhteşem oyunu güme gitti. Herkesin kıskandığı o stada üzüldüm, keşke hıncını ondan almasaydı Fenerbahçeli dostlar. O onların gururuydu… Maça eşiyle, kızıyla, oğluyla giden o taraftara üzüldüm.
Ah be Fenerbahçeli dostlar, ne olur artık şu medyanın ve sizden rant elde etmeye çalışanların gazına gelmeyin. Stadınızın da üzerine yazdığınız İslam Çupi’nin meşhur kelimeleri doğruysa, “Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk, ne de kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz” diyorsanız, vakur olun.
Sanıyorum ki, o renklere, o formaya yakışmayan adamları siz de görmek istemiyorsunuz. Sabırlı olun ama siz siz olun, medyadan takip etmeye çalışmayın kulüpte neler olduğunu. Bu renkler sizin… Yakıp yıkmayın, artık onu özüne döndürün. Ben bir Beşiktaşlı olarak bir kısım rantçının yediği haltların değil ama o büyük armanın ve ona gerçekten gönül verenlerin yanındayım…
Sen çok ve güzel yaşa Fenerbahçe!
Büyüklüğünle yaşa…