Kapitalizmin en güzel formülü fiyat adı verilen kavramın varoluş şeklidir. Ekonomide bir alışveriş gerçekleşene kadar ortaya konulan değere “bedel” denir. Bir bedel, alıcı bulduğu takdirde fiyat oluşur. Alıcısı olmazsa, bedel değişir.
Kısaca; arz ve talep buluşmadan fiyat oluşmaz. Yaşanan son İDO krizi de bir kapitalizm klasiğiydi aslında. Bir şirket ürettiği hizmete bir bedel biçiyor ve müşteriler de bu bedeli “ödediği” halde yüksek buluyor veya yüksek bulduğu için satın almaktan kaçınıyordu. İDO’nun özelleştirme sonrasında başlattığı “dinamik fiyat” uygulaması müşterinin tadını kaçıran en etkili faktör oldu.
Tepkilerin sosyal ağlarda iyice artması ve özellikle de haberlere ve köşe yazılarına konu olması sonucunda toplumun tepkisi iyice görünür hale geldi ve İDO’nun üzerindeki baskı arttı. Öyle ki; bazı gazetelerde “özelleştirmenin yüz karası” gibi ifadelerin kullanılması, İDO yönetimini harekete geçmek zorunda bıraktı diye düşünüyorum.
Nihayet İDO dinamik fiyat uygulamasını durduracağı sözünü verdi (durdu mu bilmiyorum) ve şimdilik kamuoyundaki tepkiyi yavaşlattı. İşin ilginç yanı, sözü veren kişi İDO’nun yüzde 30 pay sahibi Akfen Holding’in yönetim kurulu başkanı Hamdi Akın idi. Akın medyaya yaptığı açıklamada, İDO’nun yönetiminde bizzat yer almadığının altını çizerek, deyim yerindeyse duruma el koyduğunu, müşteri gibi bilet almaya çalışıp kendisinin bile bilet alamadığını (bu ne ifade ediyor anlamak zor) ve bir yönetim kurulu toplantısına girerek durumun çözülmesini rica ettiğini ifade etti.
İletişim açısından bakacak olursak; medya karşısında başarılı bir lider olarak dikkat çeken Hamdi Akın’ın, bu krizde marka değeri kaybını telafi etmek adına öne çıktığı görülüyor. Kendi deyimiyle “yönetiminde dahi olmadığı” bir şirketin uygulamasındaki rahatsızlıktan dolayı özür dilemek de, alınacak tedbiri açıklamak da teknik olarak kendisine düşmediği halde, burada krizi dindirecek rolü üstlenmiş olması durumun ciddiyeti hakkında bir fikir veriyor.
İDO birinci raundu kaybetti
Akın’ın açıklamasında yer alan bir bölüm aslında İDO’nun yeni dönemde hangi yönetimsel ve pazarlama hatalarını yaptığını açıkça ortaya koyuyor:
“Aslında erken rezervasyon olması lazım, sürekli kullananların avantajının olması lazım. Bizim bir takım sempatik hareketlerimizin olması lazım. Tüm bunları ortaya daha iyi koymalıyız. Bu süreçte bir sürü iyi şey yaptık, para kazanmadan yatırım yaptık ama sonuçta bunları anlatamadık.”
İletişim yönetiminin elle tutulur bir iş olmadığını iddia edenler Akın’ın açıklamasını dikkatle okumalı: Akın diyor ki; özelleştirme sonrasında Eurodizel yakıt kullanma zorunluluğu geldi maliyetler arttı, dolar kurunda son 1 yılda yüzde 20 devalüasyon oldu, yüzde 10 da enflasyon payını hesap edersek bizim yüzde 40 zam yapmış olmamız gerekirdi. Bunların hepsi elle tutulur değerler.
Oysa müşteri bedelini ödemeye razı değil, üstelik başta medya olmak üzere herkes bu kurumun özelleştirme sonrası uygulamalarından son derece rahatsız. Akın’a göre marka kendini anlatamıyor ve pazarlamada işler iyiye gitmiyor.
Hamdi Akın bu krize bir bidon su dökmüş olabilir ama bu ateşi tek başına söndürmesi mümkün değil. Önünde sürekli ikna etmesi gereken bir ortaklık ve sokakta pahalılıkla ve trafik sorunuyla baş etmeye çalışmaktan delirme noktasına gelmiş bir hedef kitle var. İDO’nun en kısa sürede iyi bir pazarlama planı yapması şart.
Yazıya başlarken sözü kapitalizmden açmamın sebebi de buydu: İDO şimdi müşteriye istediği fiyatı vermek zorunda kaldı. Belirttiğim gibi, bunda medyanın rolü çok büyük. Oysa bu sadece ilk raunttu.
Şimdi doğru bir planlama, doğru bir iletişim ve doğru projeler ile İDO müşteriyi yüzde 40’lık zorunlu fiyat artışını karşılamaya ikna etmek zorunda. Bu da; kapitalizmin bir başka formülü olan “şirket her zaman kazanır” gerçeğini getirecek. Doğrular yapılırsa, ikinci raundu İDO kazanacak.