Son zamanlarda yeni bir pazarlama modası var: Mutluluk ve iyilik hissi. Diyelim özünde mutlu da değilsiniz, kendinizi iyi filan da hissetmiyorsunuz. O halde siz tam da bu markaların bu yönde yaptıkları pazarlama faaliyetlerinin hedef noktasında bulunuyorsunuz.
Böyle dizi de var, restoran da var, yatak ve kanepe takımı da var… Bunu temel alan televizyon kanalı da var, otel de… Oysa hepsinden daha büyük bir düşünce ve inanç kulübü var; kendini iyi hissetmek üzerine.
“İyiliğin” gücü adı altında -sözüm ona- herkesin farkında olmadığı ancak kendini arındırmışların kullanabilecekleri iddia edilen bir gücü kullanarak kendilerini “iyi” bir insan ve temelde de iyilik var eden bir varlık olarak konumlayan insanların temel inancı. Bu konuyu anlatan yüzlerce kitap, konferanslar, dersler, bilgiler…
Bu konuda derinleşip başka insanlara “ışık” göndermeye (!) kalkanlar bile var. Işık gönderiyor ki, o insanı da iyiliğe çekebilsin! Çünkü sadece iyi olduğuna inanmakla ve kendini arındırmakla iyi olacağına inanan bünye, ister istemez kendini iyi olarak korumak için başkalarını da iyiye çekme gereği hissediyor. Kendi iyi olduğu için, kendi gibi olmayanları da tehdit olarak algılıyor. Basıyor ona doğru kendindeki ışığı. Böylece tüm evreni ışıldatıp iyiliğe boğmak mümkün… Yalnız iyice ıkınmak lazım!
İyi olduğunu sanmakla iyi olunamayacağı gibi, iyi bir şey yaptığını ya da düşündüğünü sanmakla da iyi bir şey yapılmış veya düşünülmüş demek değildir asla! Oysa “iyilik” kavramını insanlara adi bir biçimde pazarlamaya kalkanlar, onlara kendilerini “iyi” hissetmenin ve bunun şartlarını oluşturmanın yeterli olacağını anlatarak insanları yalan bir kampa çekmeye çalışıyorlar.
Kendini “iyilik” kampına çeken insan da, öncelikle kendi iç huzurunu bozduğuna inandığı şeyleri kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor. İç huzuru bozduğu düşünülen şeyler de, ne hikmetse hep insanın kendi nefsine ters gelen şeylerden oluşuyor. Özetle; yaparken veya yaşarken kendisine haz (zevk) vermeyen şeylerin, iyi olmadığını ya da mutluluk vermediğine inanıyor. İşte insanın en büyük yanılgısı; kendisine mutluluk verecek ortamı, kendi tanımladığı “iyi” evren olduğunu sanmaya başlıyor.
İnsanın içine düştüğü en büyük hapislerden biri de budur. Kendi inandığı ve kendi inandığı için de gerçek sandığı bir evrenin parçası olmak insanın en büyük yalanı ve uykusudur. Buradan çıkış kolay değildir.
Uyandırmaya gitseniz bile, sizi kendi iyilik evrenine sızan bir “huzur kaçırıcı” olarak görecek ve buna hemen emin olacaktır.
Mutluluk hissi de öyle. Mutluluğu var etmeye çalışan bir felsefe ama sadece düşünce gücüyle! Yani sorsanız aslında mutlu filan değil. Ancak bunun bakış açısından kaynaklandığına inanıyor (kitaplar öyle diyor) ve eğer bakış açısını düzeltip de herşeyin iyi yanını görmeyi başarırsa ve mutluluk hissini içinde bulmayı becerirse kendi evreninde mutlu yaşayacağına inanıyor.
İyilik ve mutluluk güzel şeyler elbette ama bunu sadece kendi evreninizde yaratmaya çalışmak zaten baştan gerçek dünyadan soyutlanmanıza neden olur ve sadece sizin evreninizde sadece sizin gerçekmiş gibi algıladığınız yanılsamalara dönüşüverir.
İyilik ve mutluluk, varmış gibi var edilemezler. Onlar için emek harcamak gerekir. Bunun için de en az iki nefsin karşılaşacağı evrenler yaratılması gerekir: Kendinizin dışına çıkacak ve başka bir nefsi tanımaya gideceksiniz. Başka bir nefsi tanımaya giderken, kendi nefsinizi tanıyacaksınız.
Herkesi kendiniz gibi zannetmeden. Herkesi kendinizden farklı zannetmeden…
Bunlardan biri eksik olursa, içine düşülen durum mutlak “yanılgı” olacaktır.
İyilik vicdanınıza; mutluluk da nefsinize ödül olamaz.
Dünyaya gerçek bir iyilik armağan etmek için, herkes kendini iyi tanımalı ve kendine arınmış bir çevre yaratmaya çalışmak yerine herkesle bir ve eşit olduğunu bilerek yaşamalı.