“Ordu sadece askerlik yapsın” denildiği zaman sanki arkasında koca bir boşluk oluşturuyor öyle değil mi? Aslında öyle olmaması gerekir. Ordu askerlik yapsın denildiği zaman bu gayet mantıklı ve demokratik bir taleptir. Oysa bizdeki anlamı öyle olmuyor.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, “Ordu sadece askerlik yapsın” sözünü tıpkı “Rektörler yerini bilsin” veya “Savcılar haddini bilsin” gibi anti-demokratik söylemlere benzetiyorum. Anayasal düzenlerde birilerinin kurumlara haddini bildirmesi demokratik olamaz, bunun için “yargı” diye bir sistem vardır. Adı üzerinde; bir sorunla ilgili yargıya varılacaksa, buna “yargı” karar verir. Orduya görevinin ne olduğunu hatırlatmak da, ordunun anayasada tanımlanmış işlerin dışında görüş bildirmesi de demokratik olamaz.

Yine de ezberci düşünmenin bir yararı yok. Hiçbir düşünce klişelerle yol alamaz. Ordu her zaman bir düşmana karşı ciddi anlamda organize oluyor. Düşmanın tarifini yapmak zor değil: Ulusal birliği, ulusal hedefleri veya menfaatleri bozmaya veya ortadan kaldırmaya yönelik her türlü tehdit düşmandır. Bu açık bir tehdit olabileceği gibi, terör, cehalet, yobazlık gibi kavramlar da devletin birliğine ve değerlerine karşı olduğu için hedef olabiliyor.

Askeri anlayışa göre, düşmanın varlığını tanımlamak için eylem gerekmez, tehdit oluşturması yeterlidir. İşte bu “tehdit” tanımlaması, asker ile sivil otorite arasında en büyük görüş, düşünce ve uygulama farkını yaratan noktadır.

Tehdit tanımlaması sivil yönetim literatürüne girdi ama algılaması zayıf

Bizim sivil idare şeklimizde “tehdit” algılaması çok ama çok zayıftır. Yabancı kaynaklı olsa da, SWOT Analizi sayesinde “tehdit algılaması” literatüre girdi, ancak uygulamaları başarılı değil.

Özel sektörde bile doğru bir tehdit algılaması yapılamazken, ondan daha fazla engeli aşmakla uğraşan bürokrasinin sağlıklı ve doğru zamanlamalı tehdit algılaması yapması mümkün değildir. Oysa tehdit algılaması, askerin doğasında vardır. Asker deyince herkesin aklına top, tüfek, tank gelir ama deneyimli bir ordunun ilk işi saldırı değil, savunma hattını doğru oluşturmaktır. İyi bir ordunun savunması ise kışlada değil, düşman hatlarında toplanacak doğru istihbaratla başlar.

Ordu bu sayede, öncelikle kendisini bekleyen “tehdidi” doğru algılamaya çalışır. Bu algılama ne kadar doğru çalışırsa, düşmana karşı yapılacak saldırı planı da o kadar isabetli olur. Ordu, bir emir-komuta organizasyonu olmasına karşın, alınacak kararlar tek bir rütbelinin kişisel keyfine veya başka keyfiyetlere bırakılmayacak kadar netleşmiş süreçler içinde alınır.

Sivil yönetim modeli ise yine emir-komuta içinde çalışır ancak kerameti kendinden menkuldür. Süreçler belirsizdir ve yönetici kendisi öyle istediği için emrindeki herkesi itaate mecbur eder. Örneklerini bugün de görüyoruz ki; dünya ekonomik krizden çalkalanmaya başladıktan sonra Türk şirketlerini yönetenler çıkıp “dünyada kriz var, biz de tedbir alacağız” diyor. Tedbir dediği de; işçiyi kapının önüne koymak…

Lafı bu kadar uzatmamın sebebi, uzun yıllardır bizim millet hep şu soruyu sorar: Asker neden bu kadar başarılı da, sivil organizasyonlarda bu kadar başarılı değiliz? İşte cevabı bu: Algılama farkı!

Özellikle soğuk savaş sonrası dünyanın tehdit algılamaları son derece değişmişken, Türkiye’nin tarihinden gelen sorunların yarattığı farklı tehditler varken, askerin “cehalete karşı savaşalım” veya “çevreyi kirletenlere karşı savaşalım” demesi bile yine aynı askerlik geninin getirdiği bir söylemdir.

Siz ne derseniz diyin; asker savaşırken barışın, barıştayken savaşın planını yapmaktan “pro-aktif” yönetim uzmanı haline gelmiştir. Ülkede irtica tehdidi olduğunu söylemek için, sokakların “inanan-inanmayan” diye ikiye bölünmesini beklemez. İzler, görür, uyarır… Oysa siviller, ancak kendilerine “inananlar” diyen bir grup, onlara göre “inanmayanlar” olan bir başka tarafı sokakta asıp-kesmeye başladıktan sonra bunun çözümü için sıkıyönetim ilan ederek askeri göreve davet edecektir.

Askerin, demokratik sürecin işlemesine ve hükümetin işlerine karışması, yorum yapması elbette hiçbir şeyle açıklanamaz. Demokratik sürece zarar verir. Fakat sivillerin, mutlaka devlet içinde anayasal işleyişi güçlü yürütmesi ve devletin tüm kurumları arasında tam bir iletişim ve işlerlik sağlanmasına çalışması gerekir.

Bunu yapmak yerine; askere, rektöre, savcıya, doktora, öğretmene, avukata, memura, işçiye, gazeteciye, işadamına, ona, buna haddini bildirmekle güçlü bir yönetici olamazsınız.

Fakat buralarda sesi çok çıkan haklı zannedildiği için herkes sizi bir şey sanır!