Son zamanların yeni çılgınlığı Elif Şafak’ın romanı “Aşk”… Okuyan bir daha okuyor. Kimi “bana huzur veriyor” diyor, kimi ise “beni yaşadıklarımdan uzaklaştırıyor”… Bir kısım da diğerlerinden geri kalmamak için okuyordur, yani kitap “moda oldu” diye. Mesela ben!
Bir şekilde okuyanlar, Şems ile Mevlâna’nın dünyasına gidiyor ve olayları yazarın kendi kalemi ve yorumlarından okuyor. Yazar muhtemelen, Şems ile Mevlâna arasında geçen olayları bu devirde kimseye düz bir biçimde okutamayacağını bildiğinden, tüm olayları günümüzde geçen ve okuyucuda iyiden iyiye merak uyandıran bir aşk hikâyesi etrafında örmüş. Böylece kitapta hem 800 yıl öncesini, hem de bugünü okuyabiliyorsunuz. Bu da aslında okuyucuda kitabın “içinde kalma” hissini artırıyor.
Arkadaşlarım arasında “sen kitapta kendini kime benzettin” muhabbeti dönüyor. Bunu konuşmak ve tartışmak da keyifli aslında, bir şekilde bir tipe benzediğinizi düşünseniz bile mutlaka ya eksiğiniz var, ya fazlanız! Bu da kendinize bir kez daha dönüp bakmak ve kendinizi daha doğru tanımak için iyi bir düşünme fırsatı veriyor.
Şems gezgin bir derviş… Hocaların hocası. Mevlâna ise Konya’da vaazlar veren tanınmış ve başarılı bir hatip. Aslen Tebrizli olan Şems ile Afganistanlı Mevlâna’nın Konya’da karşı karşıya gelip başlayan dostlukları kitabın da özünü oluşturuyor. Kitabın temel konusu da bu nedenle “aşk”…
Temelde “cismani” ve “ruhani” türleri olan aşk için Yazar özellikle bir tanımlama yapma ihtiyacı görmemiş. Şems ile Mevlâna arasında kurulan dostluk (K.T: dostluk karşılıklı değil, tek taraflıdır) bildiğiniz gibi “aşk” olarak bilinmektedir. Oysa Yazar, iki kahramanın hikâyesinin günümüze izdüşümünü Ella ve Aziz Z. Zahara karakterleriyle yaparken, bu defa aşkın temelinde olması gerektiğini zannettiğimiz “kadın ve erkek” eşleşmesini bozmayarak aslında eşeğini sağlam kazığa bağlamış. Belki de, kitabın ana karakterleri gibi gözüken Ella ve Aziz Z. Zahara’nın arasında geçecek olayların, Şems ile Mevlâna’nın önüne geçmesini veya benzer biçimde tartışılabilir olmasını istememiş olabilir.
Ben Şems ile Mevlâna meselesini önemserim. Bir taraftan da, açıktan tartışılmasını pek doğru bulmadığım bir meseledir. Çünkü bin yılda milyar insanın geçtiği bir topraktan bir defa Şems çıkar, bir defa da Mevlâna. Nasıl ki başta kendi evladı olmak üzere, o günkü Konya bunu anlamamış ise bugün de insanların anlamalarını beklemem.
Baybars, Hünsa patron; bunlardan her devirde ve bu dönemde binlerce var. Bunlar yüzeyde görüneni bile yanlış algılayacak kadar kördür. İşleri ise “yok etmektir”…
Alaaddin her dönemde vardır. Bu insan tipini daha önce “Biçimde Kaybolanlar” (Report Türk / 21.06.2009) başlıklı yazımda anlatmıştım.
Kitaba göre, ateşte pişmek yerine yanmayı seçen “Kimya” ve ateşten uzakta durarak ona yaklaşmayan “Kerra” ise bence hayattaki tercihlerimizi gösteriyor. İnsan ölçülü olmayı, yani “marifet” göstermeyi bilmedikçe ya kendini yakarak, ya da hiç yanmadan tükenir.
Marifet, yanmadan pişebilmektir
Pişmek isteyen önce kendi güneşini bulacak ve onun yörüngesinde kalacak. Pişmekte esas olan “sadık” olmaktır, İslam’daki adıyla da “sıddık” mertebesidir. Başta tüm Konya ve oradan büyük bir coğrafyaya ünü yayılan, büyük hatip ve hoca Mevlâna’nın, Şems ile karşılaştıktan sonra hocalığı bırakıp onun talebesi olması büyük, çok büyük bir sınavdır.
Mevlâna bu sınavında bir “sıddık” gibi hareket eder.
Toplum içinde makam, mevki, şöhret ve itibar sahibi iken tüm bunlardan kendi rızasıyla vazgeçmek… “İçki haramdır” diye vaaz ederken, Şems’in bir emriyle ömründe adım atmadığı meyhaneden şarap almaya gitmek…
Konya bunu anlamaz.
Vaiz ile dinleyen arasında gizli ve uyutucu bir sözleşme vardır; anlatan “anlattığı” için, dinleyen de “dinlediği” için memnundur. Anlatan, dinleyenin taleplerine ters düşen bir şey söylemedikçe ünü ve dinleyeni artar. Mevlâna’nın da başına geldiği gibi…
Çok laf hiç laftır demiştik ya (Report Türk / 23.04.2009) işte onun gibi… Laf boştur.
Oysa Şems daha büyük bir hoca… Dinleyenle işi yok, “yapan” arıyor. Uygulamaya koyan.
Uzun lafın özü; Şems’in talebeleri hep “uygulama” ile sınıfı geçmiştir. Mevlâna ise Şems karşısındaki iyi uygulamacı talebeliğine karşılık, vaazla (lafla) tükettiği bilgisini “yazıyla” taçlandıracak bir yetenek kazanmış ve yüzyıllar sonrasını bile aydınlatabilmiştir.
Elif Şafak onca karakter yazmış ama Konya’yı dekor olarak bırakmış.
Bense bakarım Konya’ya…
Dilenciyi hor görenlere… Sarhoşu dinsiz ilan edenlere… Kerhaneden camiye koştuğu halde… Çölgülü’nü camiden kovalayan esrarkeş Baybars’ın ağzından çıkan iki lafın peşine düşmekte tereddüt etmeyenlere…
Ve sorarım; bu kadar zamanda “âşıktan” başka ne değişti diye?
(Yazarın notu: Konya yazıda kent ismi olarak değil mecazi olarak kullanılmıştır.)